1. Sun Tzu dedi ki: Savaş sanatı dokuz tür arazi tanır: (1) Dağıtıcı arazi; (2) kolay arazi; (3) çekişmeli arazi; (4) açık arazi; (5) kesişen ana yolların arazisi; (6) ağır arazi; (7) zor arazi; (8) kuşatılmış arazi; (9) umutsuz arazi.
2. Bir önder kendi topraklarında savaşıyorsa, bu dağıtıcı arazidir.
[Böyle adlandırılır, çünkü askerler evlerine yakın oldukları ve karılarını, çocuklarını görmeye can attıkları için bir savaşın sunduğu fırsatı yakalayıp dört bir yana dağılmaya yatkındırlar. Tu Mu’nun belirttiği gibi: “İlerlerken umutsuzluğun verdiği yiğitlikten yoksun olurlar, geri çekilirken de sığınacak limanlar bulurlar.”]
3. Düşman topraklarına girmiş ama pek uzağa gitmemişse, bu kolay arazidir.
[Li Ch’uan ve Ho Shih “geri çekilmenin kolaylığı yüzünden” derler; öbür yorumcular da benzer açıklamalar verir. Tu Mu şunu belirtir: “Ordun sınırı geçtiğinde, herkese yurt özlemi çekmediğini açıkça göstermek için teknelerini ve köprülerini yakmalısın.”]
4. Ele geçirilmesi her iki taraf için de büyük avantaj sağlayan arazi, çekişmeli arazidir.
[Tu Mu bu araziyi “uğrunda çekişilecek” arazi olarak tanımlar. Ts’ao Kung şöyle der: “azın ve zayıfın çoğu ve güçlüyü yenebildiği arazi”; Li Ch’uan’ın örnek gösterdiği “bir geçidin boğazı” gibi. Böylece Termopylai bu sınıfa giriyordu, çünkü orayı yalnızca birkaç günlüğüne bile elde tutmak, istilacı ordunun tamamını durdurmak ve böylece paha biçilmez bir zaman kazanmak demekti. Krş. Wu Tzŭ, bölüm V, ad init.: “Bire on oranında savaşmak zorunda olanlar için dar bir geçitten daha iyisi yoktur.” Lu Kuang, M.S. 385’te Türkistan’a yaptığı zaferli seferden dönerken ganimet yüklü olarak I-ho’ya kadar gelmişti ki Liang-chou valisi Liang Hsi, Ch’in Kralı Fu Chien’in ölümünden yararlanarak ona karşı entrika çevirdi ve eyalete girişini kesmeye niyetlendi. Kao-ch’ang valisi Yang Han ona öğüt vererek şöyle dedi: “Lu Kuang batıdaki zaferlerinden yeni dönüyor; askerleri dinç ve atılgandır. Çölün kayan kumlarında karşısına çıkarsak ona denk olamayız; bu yüzden başka bir plan denemeliyiz. Gelin, Kao-wu geçidinin ağzındaki boğazı ivedilikle tutalım, böylece onu su kaynaklarından keselim; askerleri susuzluktan bitap düştüğünde, yerimizden kıpırdamadan kendi şartlarımızı dayatabiliriz. Yok eğer sözünü ettiğim geçidin çok uzak olduğunu düşünüyorsan, daha yakın olan I-wu geçidinde ona karşı direnebiliriz. Tzŭ-fang’ın kendisinin kurnazlığı ve becerisi bile bu iki mevziin muazzam gücü karşısında boşa harcanırdı.” Liang Hsi bu öğüde uymayı reddetti ve istilacı tarafından ezilip silindi.]
5. Her iki tarafın da hareket serbestliğine sahip olduğu arazi açık arazidir.
[Bu tür arazi için kullanılan Çince sıfatın çeşitli yorumları vardır. Ts’ao Kung bunun satranç tahtası gibi “bir yol ağıyla kaplı arazi” anlamına geldiğini söyler. Ho Shih ise şunu önermiştir: “birbiriyle iletişimin kolay olduğu arazi.”]
6. Bitişik üç devletin anahtarını oluşturan arazi,
[Ts’au Kung bunu şöyle tanımlar: “Ülkemizin düşmanınkine komşu olması ve her ikisiyle de sınırdaş üçüncü bir ülke.” Meng Shih örnek olarak kuzeydoğuda Ch’i, batıda Chin ve güneyde Ch’u ile çevrili küçük Cheng prensliğini gösterir.]
öyle ki orayı ilk ele geçiren İmparatorluğun büyük kısmını buyruğu altına alır,
[Bu hâkim mevzii elinde tutan savaşan taraf, onların çoğunu kendisiyle ittifaka zorlayabilir.]
kesişen ana yolların arazisidir.
7. Bir ordu, gerisinde birçok müstahkem şehir bırakarak düşman ülkesinin kalbine nüfuz ettiğinde, bu ağır arazidir.
[Wang Hsi bu adı, “bir ordu böyle bir noktaya ulaştığında durumu ağırdır” diyerek açıklar.]
8. Dağ ormanları,
[Ya da yalnızca “ormanlar.”]
sarp yamaçlar, bataklıklar ve sazlıklar—geçilmesi güç olan bütün topraklar: bu zor arazidir.
9. Dar boğazlardan geçilerek varılan ve ancak dolambaçlı yollardan geri çekilebildiğimiz, öyle ki az sayıda düşmanın bizim büyük bir kuvvetimizi ezmeye yeteceği arazi: bu kuşatılmış arazidir.
10. Ancak gecikmeden savaşarak yok olmaktan kurtulabileceğimiz arazi umutsuz arazidir.
[Ts’ao Kung’un tasvir ettiği durum, burada kaçışın artık mümkün olmaması dışında, “kuşatılmış arazi”ye çok benzer: “Önde yüce bir dağ, arkada büyük bir ırmak; ilerlemek imkânsız, geri çekilme yolu kapalı.” Ch’en Hao şöyle der: “‘umutsuz arazide’ bulunmak, su alan bir teknede oturmaya ya da yanan bir evde büzülüp kalmaya benzer.” Tu Mu, böyle kapana kısılmış bir ordunun çaresizliğine dair Li Ching’den canlı bir tasvir aktarır: “Diyelim ki bir ordu, yerli kılavuzların yardımı olmadan düşman topraklarını istila ediyor:—ölümcül bir tuzağa düşer ve düşmanın insafına kalır. Solda bir koyak, sağda bir dağ; o denli tehlikeli bir patika ki atların birbirine iple bağlanması, savaş arabalarının askılarla taşınması gerekir; önde açık geçit yok, arkada geri çekilme yolu kesik; tek sıra hâlinde ilerlemekten başka seçenek yok. Sonra, askerlerimizi savaş düzenine sokmaya vakit bulamadan, düşmanın ezici gücü birden sahneye çıkar. İlerlesek hiçbir yerde soluklanamayız; geri çekilsek sığınacak limanımız yoktur. Meydan muharebesi ararız, ama boşuna; savunmada kalsak da hiçbirimiz bir an bile rahat yüzü görmeyiz. Yalnızca yerimizi korursak, koca günler ve aylar sürünerek geçer; bir hamle yaptığımız anda ise önden ve arkadan düşmanın saldırılarına göğüs germek zorunda kalırız. Ülke yabani, susuz ve bitkisizdir; ordu yaşamın zorunlu ihtiyaçlarından yoksundur, atlar bitkin, adamlar tükenmiştir; gücün ve becerinin bütün kaynakları işe yaramaz, geçit öyle dardır ki onu savunan tek bir adam on bin kişinin hücumunu durdurabilir; bütün saldırı araçları düşmanın elinde, bütün üstünlük noktaları zaten bizim tarafımızdan yitirilmiş:—bu korkunç durumda, en yiğit askerlere ve en keskin silahlara sahip olsak bile, bunlar en küçük bir etkiyle nasıl kullanılabilir?” Yunan tarihini inceleyenlere bu, Sicilya seferinin korkunç sonunu ve Nikias ile Demosthenes komutasındaki Atinalıların çektiği ıstırabı hatırlatabilir. [Bkz. Thukydides, VII. 78 vd.].]
11. Bu nedenle, dağıtıcı arazide savaşma. Kolay arazide durma. Çekişmeli arazide saldırma.
[Bilakis bütün enerjin, avantajlı mevzii önce ele geçirmeye yöneltilsin. Ts’ao Kung böyle der. Ancak Li Ch’uan ve başkaları, anlamın düşmanın bizden önce davranmış olduğu, dolayısıyla saldırmanın katıksız delilik olacağı yönünde olduğunu varsayarlar. Sun Tzu Hsu Lu’da, Wu Kralı bu durumda ne yapılması gerektiğini sorduğunda Sun Tzu şöyle yanıt verir: “Çekişmeli araziye ilişkin kural şudur: onu elinde tutanlar öbür tarafa karşı üstündür. Bu türden bir mevzi önce düşman tarafından ele geçirilmişse, ona saldırmaktan sakın. Kaçıyormuş gibi yaparak onu uzağa çek—sancaklarını göster ve davullarını çal—onun kaybetmeyi göze alamayacağı başka yerlere atıl—çalı çırpı sürükle ve toz kaldır—kulaklarını ve gözlerini şaşırt—en iyi askerlerinden bir birlik ayır ve onu gizlice pusuya yerleştir. O zaman rakibin yardıma koşmak için dışarı çıkacaktır.”]
12. Açık arazide düşmanın yolunu kesmeye kalkışma.
[Çünkü bu girişim beyhude olur ve yolu kesen kuvvetin kendisini ciddi tehlikelere açık bırakır. Burada iki yorum mevcuttur. Ben Chang Yu’nunkini izliyorum. Öteki, Ts’ao Kung’un kısa notunda belirtilmiştir: “Birbirinize daha sıkı kenetlenin”—yani kendi ordunuzun bir kısmının kopup ayrılmamasına dikkat edin.]
Kesişen ana yolların arazisinde müttefiklerinle el ele ver.
[Ya da belki, “komşu devletlerle ittifaklar kur.”]
13. Ağır arazide yağma topla.
[Li Ch’uan’ın bu konuda şu nefis notu vardır: “Bir ordu düşman ülkesinin derinliklerine nüfuz ettiğinde, halkı haksız muameleyle kendinden soğutmamaya dikkat edilmelidir. Ch’in topraklarına yürüyüşü hiçbir kadına el uzatılmaması ve hiçbir değerli eşyanın yağmalanmamasıyla temayüz eden Han İmparatoru Kao Tsu’nun örneğini izleyin. [Nota bene: bu M.Ö. 207’deydi ve 1900 yılında Pekin’e giren Hristiyan orduları adına bizi utançtan kızartabilir.] Böylece herkesin gönlünü kazandı. Öyleyse bu pasajda doğru okumanın ‘yağma’ değil, ‘yağmalama’ olması gerektiğini düşünüyorum.” Ne yazık ki, korkarım bu örnekte değerli yorumcunun duyguları muhakemesinin önüne geçmiştir. Hiç değilse Tu Mu’nun böyle yanılsamaları yoktur. Şöyle der: “‘Ağır arazide’ ordugâh kurulduğunda, henüz daha ileri gitmeye bir neden yokken ve geri çekilme imkânı da bulunmazken, her yandan erzak getirterek uzun süreli bir direniş için önlem alınmalı ve düşman yakından gözetlenmelidir.”]
Zor arazide yürüyüşü durmaksızın sürdür.
[Ya da VIII. § 2’deki sözlerle, “ordugâh kurma.]
14. Kuşatılmış arazide hileye başvur.
[Ts’au Kung şöyle der: “Alışılmadık bir düzenin etkisini dene”; Tu Yu da bunu genişleterek der ki: “Böyle bir durumda koşullara uygun bir tasarı düşünülmelidir; düşmanı yanıltmayı başarabilirsek tehlikeden kurtulunabilir.” Hannibal’in Casilinum yolunda dağlar arasında kuşatıldığı ve görünüşe bakılırsa diktatör Fabius tarafından kapana kıstırıldığı ünlü olayda tam olarak bu yaşanmıştı. Hannibal’in düşmanlarını şaşkına çevirmek için tasarladığı hile, T’ien Tan’ın tam 62 yıl önce yine başarıyla uyguladığı hileye dikkat çekici biçimde benziyordu. [Bkz. IX. § 24, not.] Gece çökünce, iki bin kadar öküzün boynuzlarına çalı demetleri bağlanıp ateşe verildi ve dehşete kapılan hayvanlar dağ yamacı boyunca düşmanın tuttuğu geçitlere doğru hızla sürüldü. Hızla hareket eden bu ışıkların tuhaf görüntüsü Romalıları öyle korkutup şaşırttı ki mevzilerinden çekildiler ve Hannibal’in ordusu boğazdan sağ salim geçti. [Bkz. Polybios, III. 93, 94; Livius, XXII. 16 17.]
Umutsuz arazide savaş.
[Çünkü Chia Lin’in belirttiği gibi: “bütün gücünle savaşırsan bir yaşam şansı vardır; oysa köşene sinip kalırsan ölüm kesindir.”]
15. Eskiden usta komutanlar diye anılanlar, düşmanın öncüsüyle artçısı arasına nasıl kama sokulacağını bilirlerdi;
[Daha harfiyen, “öncüyle artçının birbiriyle bağını koparmak.”]
büyük ve küçük birlikleri arasındaki iş birliğini önlemeyi; iyi askerlerin kötüleri kurtarmasına, subayların adamlarını toparlamasına engel olmayı.
16. Düşmanın adamları dağınıkken toplanmalarını önlerlerdi; kuvvetleri birleşik olduğunda bile onları düzensizlik içinde tutmayı başarırlardı.
17. İşlerine geldiğinde ileri bir hamle yaparlardı; gelmediğinde yerlerinde dururlardı.
[Mei Yao-ch’en bunu öncekiyle ilişkilendirir: “Düşmanı böylece dağıtmayı başardıktan sonra, elde edilebilecek herhangi bir avantajı sağlamak için ileri atılırlardı; elde edilecek bir avantaj yoksa oldukları yerde kalırlardı.”]
18. Bana, düzenli bir saf hâlinde ve saldırıya geçmek üzere olan büyük bir düşman kalabalığıyla nasıl başa çıkılacağı sorulsa şöyle derdim: “İşe rakibinin değer verdiği bir şeyi ele geçirerek başla; o zaman senin iradene boyun eğer.”
[Sun Tzu’nun aklında ne olduğu konusunda görüşler ayrılır. Ts’ao Kung bunun “düşmanın dayandığı stratejik bir avantaj” olduğunu düşünür. Tu Mu şöyle der: “Bir düşmanın yapmaya can attığı ve başarısının gerçekleşmelerine bağlı olduğu üç şey şunlardır: (1) elverişli mevzilerimizi ele geçirmek; (2) ekili topraklarımızı yakıp yıkmak; (3) kendi ikmal yollarını korumak.” Öyleyse amacımız onun planlarını bu üç yönde boşa çıkarmak ve böylece onu çaresiz bırakmak olmalıdır. [Krş. III. § 3.] İnisiyatifi bu şekilde cesaretle ele geçirerek karşı tarafı derhal savunmaya itersiniz.]
19. Sürat savaşın özüdür:
[Tu Mu’ya göre “bu, savaştaki başlıca ilkelerin bir özetidir” ve şunu ekler: “Bunlar askerlik biliminin en derin hakikatleri ve generalin başlıca işidir.” Ho Shih’in anlattığı aşağıdaki öyküler, Çin’in en büyük generallerinden ikisinin sürate ne denli önem verdiğini gösterir. M.S. 227’de, Wei İmparatoru Wen Ti’nin buyruğu altında Hsin-ch’eng valisi olan Meng Ta, Shu Hanedanı’na geçmeyi tasarlıyordu ve o devletin Başbakanı Chu-ko Liang ile yazışmaya başlamıştı. Wei generali Ssu-ma I o sırada Wan’ın askerî valisiydi; Meng Ta’nın ihanetinin kokusunu alınca, daha önce dostane içerikli aldatıcı bir mesajla onu oyaladıktan sonra, isyanının önüne geçmek için derhal bir orduyla yola çıktı. Ssu-ma’nın subayları ona gelip şöyle dediler: “Meng Ta, Wu ve Shu ile birlik olduysa, bir hamle yapmadan önce mesele etraflıca soruşturulmalıdır.” Ssu-ma I şu yanıtı verdi: “Meng Ta ilkesiz bir adamdır; o daha tereddüt içindeyken ve maskesini atmadan önce gidip onu derhal cezalandırmalıyız.” Sonra bir dizi zorlu yürüyüşle ordusunu sekiz gün içinde Hsin-ch’eng surlarının dibine getirdi. Oysa Meng Ta daha önce Chu-ko Liang’a yazdığı bir mektupta şöyle demişti: “Wan buradan 1200 li uzaklıktadır. İsyanımın haberi Ssu-ma I’ya ulaştığında, o derhal imparator efendisine bildirecektir, ama herhangi bir adım atılabilmesi koca bir ay alacak ve o zamana kadar şehrim iyice tahkim edilmiş olacaktır. Üstelik Ssu-ma I’nın kendisinin gelmeyeceği kesindir; üzerimize gönderilecek generaller ise dert edinmeye değmez.” Ancak bir sonraki mektup dehşetle doluydu: “Bağlılığımı bozalı yalnızca sekiz gün geçmiş olmasına karşın, bir ordu şimdiden şehir kapılarında. Bu ne mucizevi bir sürattir!” İki hafta sonra Hsin-ch’eng düşmüş, Meng Ta da kellesini kaybetmişti. [Bkz. Chin Shu, bölüm 1, yaprak 3.] M.S. 621’de Li Ching, bugünkü Hupeh’teki Ching-chou Fu’da kendini İmparator ilan etmiş olan başarılı asi Hsiao Hsien’i boyun eğdirmek için Ssu-ch’uan’daki K’uei-chou’dan gönderildi. Mevsim sonbahardı ve Yangtze o sırada taşkın olduğundan, Hsiao Hsien hasmının boğazlardan aşağı inmeyi göze alacağını aklının ucundan bile geçirmedi ve bu yüzden hiçbir hazırlık yapmadı. Ama Li Ching vakit kaybetmeden ordusunu gemilere bindirdi ve tam yola çıkmak üzereyken öteki generaller, ırmak seyir için daha az tehlikeli bir hâle gelene dek hareketini ertelemesi için ona yalvardılar. Li Ching şu yanıtı verdi: “Asker için ezici sürat her şeyden önemlidir ve fırsatları asla kaçırmamalıdır. Hsiao Hsien daha bir ordu topladığımızı bile bilmeden, şimdi vurmanın tam zamanıdır. Irmağın taşkın olduğu bu anı değerlendirirsek, kulaklarınızı tıkamaya fırsat bulamadan duyulan gök gürültüsü gibi, başkentinin önünde şaşırtıcı bir ansızınlıkla belireceğiz. [Bkz. VII. § 19, not.] Savaştaki büyük ilke budur. Yaklaştığımızı öğrense bile askerlerini öyle aceleyle toplamak zorunda kalacak ki bize karşı koymaya elverişli olmayacaklar. Böylece zaferin bütün meyveleri bizim olacak.” Her şey onun öngördüğü gibi gerçekleşti ve Hsiao Hsien teslim olmak zorunda kaldı; halkının bağışlanmasını ve ölüm cezasını yalnızca kendisinin çekmesini soylu bir şekilde şart koştu.]
düşmanın hazırlıksızlığından yararlan, beklenmedik yollardan ilerle ve korunmasız noktalara saldır.
20. İstilacı bir kuvvetin uyması gereken ilkeler şunlardır: Bir ülkenin içine ne kadar derin nüfuz edersen askerlerinin dayanışması o kadar büyük olur ve böylece savunanlar sana üstün gelemez.
21. Ordunu yiyecekle beslemek için verimli topraklara akınlar düzenle.
[Krş. supra, § 13. Li Ch’uan burada bir not düşmeye cesaret etmez.]
22. Adamlarının esenliğini özenle gözet,
[Wang Hsi “esenlik” ile şunu kasteder: “Onları okşayın, gönüllerini hoş tutun, onlara bol yiyecek ve içecek verin ve genel olarak onlara iyi bakın.”]
ve onları aşırı yorma. Enerjini yoğunlaştır ve gücünü biriktir.
[Ch’en, M.Ö. 224’te, askerî dehası İlk İmparator’un başarısına büyük ölçüde katkıda bulunmuş olan ünlü general Wang Chien’in izlediği yolu hatırlatır. Wang Chien, Ch’u Devleti’ni istila etmişti; orada ona karşı koymak için genel seferberlik ilan edildi. Ama askerlerinin moralinden kuşku duyduğundan, savaşa yönelik bütün davetleri geri çevirdi ve kesinlikle savunmada kaldı. Ch’u generali boşuna bir muharebeye zorlamaya çalıştı: Wang Chien gün be gün surlarının içinde kaldı, dışarı çıkmadı; bütün zamanını ve enerjisini adamlarının sevgisini ve güvenini kazanmaya adadı. İyi beslenmelerine özen gösterdi, kendi yemeğini onlarla paylaştı, yıkanma olanakları sağladı ve onları sadık ve türdeş bir bütün hâlinde kaynaştırmak için akıllıca hoşgörünün her yolunu kullandı. Bir süre geçtikten sonra, adamların nasıl eğlendiklerini öğrenmek için bazı kişileri görevlendirdi. Aldığı yanıt, birbirleriyle gülle atma ve uzun atlamada yarıştıkları oldu. Wang Chien onların bu atletik uğraşlarla meşgul olduklarını duyunca, ruhlarının gereken kıvama geldiğini ve artık savaşa hazır olduklarını anladı. Bu sırada Ch’u ordusu, meydan okumalarını defalarca yineledikten sonra, bıkkınlık içinde doğuya doğru çekip gitmişti. Ch’in generali derhal ordugâhını kaldırıp onları izledi ve ardından gelen muharebede büyük bir kırımla bozguna uğratıldılar. Kısa süre sonra Ch’u’nun tamamı Ch’in tarafından fethedildi ve kral Fu-ch’u esir götürüldü.]
Ordunu durmaksızın hareket hâlinde tut,
[Düşman nerede olduğunu hiçbir zaman tam olarak bilemesin diye. Bununla birlikte, doğru okumanın “ordunu birbirine bağla” olabileceği aklıma gelmiştir.]
ve akıl ermez planlar tasarla.
23. Askerlerini kaçışın mümkün olmadığı mevzilere at; kaçmaktansa ölmeyi yeğleyeceklerdir. Ölümü göze alırlarsa başaramayacakları hiçbir şey yoktur.
[Chang Yu sevdiği Wei Liao Tzŭ’dan aktarır (bölüm 3): “Bir adam pazar yerinde elinde kılıçla gözü dönmüşçesine saldırsa ve herkes onun yolundan çekilmeye çalışsa, yalnızca bu adamın cesur, geri kalan herkesin ise aşağılık korkaklar olduğunu kabul etmezdim. Gerçek şu ki gözü dönmüş bir adamla canına biraz değer veren bir adam eşit şartlarda karşılaşmazlar.”]
Subaylar da erler de son güçlerini ortaya koyacaklardır.
[Chang Yu şöyle der: “Hep birlikte çetin bir yerde bulunurlarsa, oradan çıkmak için birleşik güçlerini mutlaka seferber ederler.”]
24. Askerler çaresiz durumdayken korku duygusunu yitirirler. Sığınacak bir yer yoksa sağlam dururlar. Düşman ülkesinin kalbindeyseler inatla direnirler. Başka çare yoksa çetin savaşırlar.
25. Böylece, düzene sokulmayı beklemeden askerler sürekli tetikte olurlar; istenmeyi beklemeden senin iradeni yerine getirirler;
[Harfiyen, “sormadan elde edersin.”]
kısıtlamalar olmadan sadık olurlar; emir vermeden onlara güvenilebilir.
26. Kehanete başvurmayı yasakla ve batıl kuşkuları ortadan kaldır. O zaman, ölümün kendisi gelinceye dek hiçbir felaketten korkmak gerekmez.
[Batıl inançlılar, “küstah kuşkulara ve korkulara hapsolmuş” olarak korkaklığa düşer ve “ölümlerinden önce defalarca ölürler.” Tu Mu, Huang Shih-kung’dan aktarır: “‘Büyüler ve tılsımlar kesinlikle yasaklanmalı ve hiçbir subayın bir ordunun talihini fala bakarak sorgulamasına izin verilmemelidir, yoksa askerlerin zihinleri ciddi biçimde karışabilir.’ Bunun anlamı,” diye devam eder, “bütün kuşkular ve tereddütler bir kenara atılırsa, adamlarınızın ölünceye dek kararlılıklarından asla şaşmayacaklarıdır.”]
27. Askerlerimiz parayla aşırı yüklü değilse, bu zenginliğe karşı isteksiz olduklarından değildir; ömürleri gereğinden uzun değilse, bu uzun yaşama karşı isteksiz olduklarından değildir.
[Bu pasaja ilişkin en iyi not Chang Yu’nundur: “Zenginlik ve uzun ömür, bütün insanların doğal olarak eğilim duyduğu şeylerdir. Dolayısıyla değerli eşyalarını yakar ya da fırlatıp atarlar ve kendi canlarını feda ederlerse, bu onlardan hoşlanmadıklarından değil, yalnızca başka seçenekleri olmadığındandır.” Sun Tzu sinsice şunu ima etmektedir: askerler de nihayetinde insan olduğundan, savaştan kaytarma ve zenginleşme ayartmalarının yollarına çıkarılmamasını sağlamak generale düşer.]
28. Savaşa çıkmaları emredildiği gün askerlerin ağlayabilir,
[Çincedeki kelime “burnunu çekerek ağlamak”tır. Bunun yalnızca gözyaşından daha gerçek bir kederi gösterdiği kabul edilir.]
oturanlar giysilerini ıslatarak, uzananlar gözyaşlarını yanaklarından akıtarak.
[Korktukları için değil, Ts’ao Kung’un dediği gibi, “hepsi ya başarma ya ölme kararlılığını benimsemiş olduğu” için. İlyada’nın kahramanlarının da duygularını göstermekte aynı ölçüde çocuksu olduklarını hatırlayabiliriz. Chang Yu, M.Ö. 227’de Ch’in Kralı’nın (sonradan İlk İmparator) canına kastetmeye gönderilen Ching K’o ile dostları arasında I Irmağı kıyısındaki hüzünlü vedaya değinir. Onlarla vedalaşıp şu dizeleri söylerken herkesin gözyaşları yağmur gibi aktı: “Keskin rüzgâr esiyor, Soğuk akar dere; Yiğidiniz gidiyor—Dönmemek üzere.” [1] ]
Ama bir kez köşeye sıkıştırılsınlar, bir Chu’nun ya da bir Kuei’nin cesaretini gösterirler.
[Chu, Wu Devleti’nin yerlisi ve Sun Tzu’nun çağdaşı olan Chuan Chu’nun kişisel adıydı; daha çok Ho Lu Wang olarak bilinen Kung-tzu Kuang tarafından, hükümdarı Wang Liao’yu bir ziyafette sunulan bir balığın karnına gizlediği bir hançerle öldürmek için kullanılmıştı. Girişiminde başarılı oldu, ama kralın muhafızları tarafından hemen paramparça edildi. Bu, M.Ö. 515’teydi. Sözü edilen öteki kahraman Ts’ao Kuei (ya da Ts’ao Mo), adını ünlü kılan işi 166 yıl önce, M.Ö. 681’de gerçekleştirmişti. Lu, Ch’i tarafından üç kez yenilmişti ve topraklarının büyük bir dilimini teslim eden bir antlaşmayı imzalamak üzereydi ki Ts’ao Kuei, sunak basamaklarında duran Ch’i Dükü Huan Kung’u ansızın yakaladı ve göğsüne bir hançer dayadı. Dükün maiyetinden hiç kimse kılını kıpırdatmaya cesaret edemedi ve Ts’ao Kuei, Lu’nun daha küçük ve daha zayıf bir devlet olduğu için haksızlığa uğradığını ilan ederek kayıpların tümüyle geri verilmesini talep etti. Canı tehlikede olan Huan Kung razı olmak zorunda kaldı; bunun üzerine Ts’ao Kuei hançerini fırlatıp attı ve rengi bile değişmeden, dehşete düşmüş topluluğun arasındaki yerine sessizce döndü. Beklenebileceği gibi, Dük sonradan anlaşmayı reddetmek istedi, ama bilge yaşlı danışmanı Kuan Chung ona sözünden dönmenin akılsızlık olacağını gösterdi; sonuçta bu cüretkâr darbe, Lu’nun üç meydan muharebesinde yitirdiği her şeyi ona geri kazandırdı.]
29. Usta taktisyen shuai-jan’a benzetilebilir. Shuai-jan, Ch‘ang dağlarında bulunan bir yılandır.
[“Shuai-jan” “ansızın” ya da “hızla” anlamına gelir ve söz konusu yılan kuşkusuz hareketlerinin hızı yüzünden böyle adlandırılmıştır. Bu pasaj aracılığıyla Çincedeki terim artık “askerî manevralar” anlamında kullanılır olmuştur.]
Başına vur, kuyruğu sana saldırır; kuyruğuna vur, başı sana saldırır; ortasına vur, hem başı hem kuyruğu sana saldırır.
30. Bir ordunun shuai-jan’ı taklit etmesinin sağlanıp sağlanamayacağı sorulsa,
[Yani, Mei Yao-ch’en’in dediği gibi, “Bir ordunun öncüsünü ve artçısını, tek bir canlı bedenin parçalarıymış gibi, birine yapılan saldırıya ötekinin hızla karşılık vereceği hâle getirmek mümkün müdür?”]
Evet, diye yanıt verirdim. Çünkü Wu’nun adamlarıyla Yüeh’in adamları düşmandır;
[Krş. VI. § 21.]
yine de aynı teknede bir ırmağı geçerken bir fırtınaya yakalanırlarsa, tıpkı sol elin sağ ele yardım ettiği gibi birbirlerinin yardımına koşarlar.
[Anlamı şudur: İki düşman ortak bir tehlike anında birbirine yardım ediyorsa, her türlü çıkar ve duygudaşlık bağıyla birbirine bağlı aynı ordunun iki parçası haydi haydi etmelidir. Yine de pek çok seferin, özellikle müttefik ordular söz konusu olduğunda, iş birliği eksikliği yüzünden mahvolduğu bilinen bir gerçektir.]
31. Bu yüzden atları bağlamaya ve savaş arabalarının tekerleklerini toprağa gömmeye güvenmek yetmez.
[Ordunun kaçmasını önlemeye yönelik bu tuhaf düzenler, Plataia muharebesinde yanında bir çapa taşıyan ve onun yardımıyla kendini tek bir noktaya sıkıca bağlayan Atinalı kahraman Sophanes’i hatırlatır. [Bkz. Herodotos, IX. 74.] Sun Tzu, kaçışı bu tür mekanik araçlarla imkânsız kılmanın yeterli olmadığını söyler. Adamlarında azim ve amaç birliği, hepsinden önemlisi de duygudaşlığa dayalı bir iş birliği ruhu yoksa başarılı olamazsın. Shuai-jan’dan çıkarılabilecek ders budur.]
32. Bir orduyu yönetmenin ilkesi, herkesin ulaşması gereken tek bir cesaret ölçütü koymaktır.
[Harfiyen, “[herkesin] cesaretini, tek bir [kişininki]ymiş gibi eşitle.” İdeal ordu tek bir organik bütün oluşturacaksa, bundan, onu oluşturan parçaların kararlılığının ve ruhunun aynı nitelikte olması, ya da hiç değilse belli bir ölçütün altına düşmemesi gerektiği sonucu çıkar. Wellington’ın Waterloo’daki ordusunu “komuta ettiği en kötü ordu” diye görünüşte nankörce tanımlaması, bundan başka bir şey değil, yalnızca ordunun bu önemli noktada—ruh ve cesaret birliğinde—eksik olduğu anlamına geliyordu. Belçikalıların cayacağını önceden görüp o birlikleri özenle geri planda tutmamış olsaydı, savaşı neredeyse kesinlikle kaybederdi.]
33. Hem güçlüden hem zayıftan en iyi şekilde nasıl yararlanılır—bu, arazinin doğru kullanımını içeren bir sorudur.
[Mei Yao-ch’en’in açıklaması şöyledir: “Güçlü ile zayıf arasındaki farkları ortadan kaldırmanın ve her ikisini de işe yarar kılmanın yolu, arazinin rastlantısal özelliklerinden yararlanmaktır.” Daha az güvenilir birlikler, sağlam mevzilere yerleştirilirlerse, daha açık arazideki daha iyi birlikler kadar uzun dayanırlar. Mevzi üstünlüğü, dayanıklılık ve cesaretteki aşağılığı etkisiz kılar. Albay Henderson şöyle der: “Ders kitaplarına ve olağan taktik öğretimine bütün saygımla, arazi incelemesinin çoğu zaman gözden kaçırıldığını ve mevzilerin seçimine… ve ister savunuyor ister saldırıyor olun, doğal özelliklerin doğru kullanımından elde edilecek muazzam avantajlara hiç de yeterli önem verilmediğini düşünmeye meyilliyim.” [2] ]
34. Böylece usta general ordusunu, sanki tek bir adamı ister istemez elinden tutup götürüyormuş gibi yönetir.
[Tu Mu şöyle der: “Benzetme, bunu ne kadar kolaylıkla yaptığına işaret eder.”]
35. Generalin işi sakin olmak ve böylece gizliliği sağlamak; dürüst ve adil olmak ve böylece düzeni korumaktır.
36. Subaylarını ve askerlerini sahte haberlerle ve görünüşlerle şaşırtabilmeli,
[Harfiyen, “gözlerini ve kulaklarını aldatmak.”]
ve böylece onları tam bir bilgisizlik içinde tutabilmelidir.
[Ts’ao Kung bize mükemmel vecizelerinden birini sunar: “Askerlerin başlangıçta tasarılarına ortak olmalarına izin verilmemelidir; onlar ancak mutlu sonuçlarına seninle birlikte sevinebilirler.” Sık sık belirtildiği gibi, “düşmanı şaşırtmak, yanıltmak ve gafil avlamak” savaşın ilk ilkelerinden biridir. Peki ya öteki işlem—insanın kendi adamlarını şaşırtması—ne olacak? Sun Tzu’nun bu noktada fazla ısrarcı olduğunu düşünenler, Albay Henderson’ın Stonewall Jackson’ın Vadi seferine ilişkin sözlerini okusalar iyi ederler: “Jackson’ın hareketlerini, niyetlerini ve düşüncelerini en güvendiği kurmay subaylarından bile gizlemek için gösterdiği sonsuz özeni,” der, “daha az titiz bir komutan yararsız bulurdu”—vs. vs. [3] Hou Han Shu’nun 47. bölümünde okuduğumuza göre, M.S. 88 yılında “Pan Ch’ao, Yarkand’ı ezmek amacıyla Hotan’dan ve öteki Orta Asya devletlerinden 25.000 adamla sefere çıktı. Kuça Kralı buna, Wen-su, Ku-mo ve Wei-t’ou krallıklarından toplanan toplam 50.000 kişilik bir orduyla, yerin yardımına başkomutanını göndererek karşılık verdi. Pan Ch’ao subaylarını ve Hotan Kralı’nı da bir savaş meclisine çağırdı ve şöyle dedi: ‘Kuvvetlerimiz şu anda sayıca geride ve düşmana karşı koyamayacak durumda. Öyleyse en iyi plan, ayrılıp her birimiz farklı bir yöne dağılmamızdır. Hotan Kralı doğu yolundan çekip gidecek, ben de o zaman batıya doğru döneceğim. Akşam davulu çalana dek bekleyelim, sonra yola çıkalım.’ Pan Ch’ao bunun üzerine diri olarak ele geçirdiği tutsakları gizlice serbest bıraktı ve böylece Kuça Kralı onun planlarından haberdar edildi. Bu habere çok sevinen Kuça Kralı, Pan Ch’ao’nun batıdaki geri çekilme yolunu kesmek için 10.000 atlının başında derhal yola çıktı; Wen-su Kralı da Hotan Kralı’nın önünü kesmek için 8000 atlıyla doğuya doğru at sürdü. Pan Ch’ao iki reisin gittiğini öğrenir öğrenmez birliklerini bir araya topladı, onları sıkıca denetimine aldı ve horoz ötüşünde, ordugâhında yatmakta olan Yarkand ordusunun üzerine saldırttı. Paniğe kapılan barbarlar karmakarışık kaçıştılar ve Pan Ch’ao tarafından yakından kovalandılar. Atlar, sığırlar ve her türden değerli eşya biçiminde muazzam ganimetin yanı sıra, 5000’den fazla kesik baş ganimet olarak geri getirildi. Bunun üzerine Yarkand teslim olunca, Kuça ve öteki krallıklar kendi kuvvetlerini geri çektiler. O andan itibaren Pan Ch’ao’nun saygınlığı batı ülkelerini tamamen sindirdi.” Bu örnekte görüyoruz ki Çinli general yalnızca kendi subaylarını gerçek planlarından habersiz bırakmakla kalmadı, düşmanı aldatmak için ordusunu bölme gibi cüretkâr bir adım da attı.]
37. Düzenlemelerini değiştirerek ve planlarını farklılaştırarak,
[Wang Hsi bunun aynı hileyi iki kez kullanmamak anlamına geldiğini düşünür.]
düşmanı kesin bilgiden yoksun bırakır.
[Chang Yu, başka bir eserden yaptığı bir alıntıda şöyle der: “Savaşın aldatmaya dayandığı aksiyomu yalnızca düşmanın aldatılması için geçerli değildir. Kendi askerlerini bile aldatmalısın. Seni izlemelerini sağla, ama nedenini bilmelerine izin vermeden.”]
Ordugâhını değiştirerek ve dolambaçlı yollar izleyerek düşmanın amacını önceden kestirmesini önler.
38. Kritik anda bir ordunun komutanı, bir yüksekliğe tırmanıp ardından arkasındaki merdiveni tekmeleyip deviren biri gibi davranır. Elini açık etmeden önce adamlarını düşman topraklarının derinliklerine götürür.
[Harfiyen, “yayı boşaltır” (bkz. V. § 15); yani ordunun geri dönmesini imkânsız kılan kesin bir adım atar—bir ırmağı geçtikten sonra gemilerini batıran Hsiang Yu gibi. Chia Lin’in de izlediği Ch’en Hao, sözcükleri daha az isabetli olarak “emrindeki her hileyi ortaya koyar” diye anlar.]
39. Teknelerini yakar ve kazanlarını kırar; bir koyun sürüsünü güden bir çoban gibi adamlarını bir oraya bir buraya sürer ve hiç kimse nereye gittiğini bilmez.
[Tu Mu şöyle der: “Ordu yalnızca ilerleme ya da geri çekilme emirlerinden haberdardır; saldırmanın ve fethetmenin nihai amaçlarından habersizdir.”]
40. Ordusunu toplamak ve onu tehlikeye sokmak:—işte buna generalin işi denebilir.
[Sun Tzu, seferberlikten sonra düşmanın kalbine bir darbe indirmekte gecikilmemesi gerektiğini kastediyor. Bu noktaya nasıl tekrar tekrar döndüğüne dikkat edin. Eski Çin’in savaşan devletleri arasında firar, kuşkusuz bugünün ordularında olduğundan çok daha yakın bir korku ve çok daha ciddi bir kötülüktü.]
41. Dokuz çeşit araziye uygun düşen farklı önlemler;
[Chang Yu şöyle der: “Dokuz çeşit araziye ilişkin kuralları yorumlarken kalıplara saplanıp kalmamalı.”]
saldırgan ya da savunmacı taktiklerin yerindeliği; ve insan doğasının temel yasaları: bunlar mutlaka incelenmesi gereken şeylerdir.
42. Düşman topraklarını istila ederken genel ilke şudur: derinlere nüfuz etmek kenetlenme getirir; ancak kısa bir mesafe nüfuz etmek dağılma demektir.
[Krş. supra, § 20.]
43. Kendi ülkeni ardında bırakıp ordunu komşu toprakların öte yanına geçirdiğinde, kendini kritik arazide bulursun.
[Bu “arazi”den tuhaf bir biçimde VIII. § 2’de söz edilir, ama X. bölümdeki Dokuz Durum ya da Altı Felaket arasında yer almaz. İnsanın ilk dürtüsü bunu “uzak arazi” diye çevirmek olurdu, ama yorumculara güvenebilirsek burada kastedilen tam da bu değildir. Mei Yao-ch’en bunun “‘kolay’ denecek kadar ileride olmayan, ‘dağıtıcı’ olacak kadar da yurda yakın olmayan, ikisi arasında bir mevzi” olduğunu söyler. Wang Hsi şöyle der: “Bu, yurttan araya giren bir devletle ayrılmış, ulaşmak için topraklarını geçmek zorunda kaldığımız bir arazidir. Bu nedenle oradaki işimizi çabucak bitirmek bize düşer.” Bu mevziin seyrek rastlandığını, Dokuz Durum arasına alınmamasının nedeninin de bu olduğunu ekler.]
Dört bir yanda iletişim olanakları bulunduğunda, arazi kesişen ana yolların arazisidir.
44. Bir ülkenin derinliklerine nüfuz ettiğinde, bu ağır arazidir. Ancak biraz nüfuz ettiğinde, bu kolay arazidir.
45. Gerinde düşmanın kaleleri, önünde dar geçitler bulunduğunda, bu kuşatılmış arazidir. Hiçbir sığınak bulunmadığında, bu umutsuz arazidir.
46. Bu nedenle, dağıtıcı arazide adamlarıma amaç birliği aşılardım.
[Tu Mu’ya göre bu amaca en iyi, savunmada kalarak ve muharebeden kaçınarak ulaşılır. Krş. supra, § 11.]
Kolay arazide ordumun bütün parçaları arasında sıkı bir bağ bulunmasını sağlardım.
[Tu Mu’nun dediği gibi, amaç iki olası duruma karşı korunmaktır: “(1) kendi askerlerimizin firarı; (2) düşman tarafından ani bir saldırı.” Krş. VII. § 17. Mei Yao-ch’en şöyle der: “Yürüyüşte alaylar birbiriyle sıkı temas içinde olmalı; ordugâhta tahkimatlar arasında süreklilik bulunmalıdır.”]
47. Çekişmeli arazide artçımı hızlandırırdım.
[Bu, Ts’ao Kung’un yorumudur. Chang Yu bunu benimser ve şöyle der: “Artçımızı çabucak yetiştirmeliyiz ki baş da kuyruk da hedefe ulaşsın.” Yani birbirlerinden çok uzakta, dağınık biçimde ilerlemelerine izin verilmemelidir. Mei Yao-ch’en aynı ölçüde akla yatkın başka bir açıklama sunar: “Diyelim ki düşman, göz dikilen mevzie henüz ulaşmamış ve biz onun gerisindeyiz; o zaman orayı ele geçirmek için onunla çekişmek üzere bütün hızımızla ilerlemeliyiz.” Öte yandan Ch’en Hao, düşmanın kendi arazisini seçmeye vakit bulduğunu varsayarak, Sun Tzu’nun bizi saldırıya bitkin olarak gelmeye karşı uyardığı VI. § 1’i aktarır. Durumla ilgili kendi düşüncesini oldukça belirsiz bir biçimde dile getirir: “Önünde elverişli bir mevzi varsa, onu tutması için seçkin bir birlik ayır; sonra düşman, sayısına güvenerek orası için savaşmaya gelirse, ana kuvvetinle çabucak onun gerisine çullanabilirsin ve zafer garantilenmiş olur.” Chao She’nin Ch’in ordusunu böyle yendiğini de ekler. (Bkz. s. 57.)]
48. Açık arazide savunmalarıma uyanık bir göz dikerdim. Kesişen ana yolların arazisinde ittifaklarımı pekiştirirdim.
49. Ağır arazide kesintisiz bir erzak akışını sağlamaya çalışırdım.
[Yorumcular bunu, beklenebileceği gibi yurttaki bir üsle kesintisiz bir bağlantıya değil, yem ve yağmaya ilişkin olarak anlarlar.]
Zor arazide yol boyunca ilerlemeyi sürdürürdüm.
50. Kuşatılmış arazide her türlü geri çekilme yolunu kapatırdım.
[Meng Shih şöyle der: “Mevzii savunmaya niyetliymişim gibi görünmek için; oysa gerçek niyetim düşman hatlarını ansızın yarıp geçmektir.” Mei Yao-ch’en şöyle der: “askerlerimi umutsuzca savaştırmak için.” Wang Hsi şöyle der: “adamlarım kaçmaya özenir diye korkarak.” Tu Mu bunun, kuşatılanın düşman olduğu VII. § 36’nın tersi olduğuna dikkat çeker. M.S. 532’de, sonradan İmparator olan ve Shen-wu adıyla kutsanan Kao Huan, Erh-chu Chao ve başkalarının komutasındaki büyük bir ordu tarafından kuşatıldı. Kendi kuvveti görece küçüktü; yalnızca 2000 atlı ve 30.000’den biraz az piyadeden oluşuyordu. Kuşatma hatları pek sıkı çekilmemişti; bazı noktalarda boşluklar bırakılmıştı. Ama Kao Huan kaçmaya çalışacağı yerde, birbirine iple bağlanmış bir sürü öküzü ve eşeği bu çıkışlara sürerek kalan bütün çıkışları bizzat kapatmanın yolunu buldu. Subayları ve askerleri, yenmekten ya da ölmekten başka çare olmadığını görür görmez, ruhları olağanüstü bir coşkuya yükseldi ve öyle umutsuz bir yırtıcılıkla hücum ettiler ki karşı saflar onların saldırısı altında kırılıp dağıldı.]
Umutsuz arazide askerlerime canlarını kurtarmanın umutsuzluğunu ilan ederdim.
Tu Yu şöyle der: “Ağırlıklarını ve yüklerini yak, erzakını ve yiyeceğini at, kuyuları tıka, ocaklarını yık ve adamlarına sağ kalamayacaklarını, ölümüne savaşmaları gerektiğini açıkça anlat.” Mei Yao-ch’en şöyle der: “Yaşamın tek şansı, ondan bütün umudu kesmektir.” Sun Tzu’nun “araziler” ve onlara karşılık gelen “değişiklikler” hakkında söyleyeceği şeyler burada sona erer. Bu önemli konuyla ilgili pasajları gözden geçirdiğimizde, konunun ele alınışındaki dağınık ve yöntemsiz tarz dikkatimizi çekmeden edemez. Sun Tzu, VIII. § 2’de “araziler”e hiç değinmeden önce birden “değişiklikler”i saymaya başlar, ama yalnızca beşini anar; yani sonraki listenin 7., 5., 8. ve 9. maddelerini ve listede yer almayan bir tanesini. IX. bölümün ilk kısmında birkaç arazi çeşidi ele alınır, ardından X. bölüm altı yeni arazi ortaya koyar ve bunlara uygun altı plan değişikliği sunar. Bunlardan hiçbirinden bir daha söz edilmez, gerçi birincisi bir sonraki bölümdeki 4 numaralı araziden pek ayırt edilemez. Sonunda XI. bölümde asıl Dokuz Arazi’ye geliriz; hemen ardından da değişiklikler gelir. Bu bizi § 14’e kadar getirir. §§ 43-45’te 5, 6, 2, 8 ve 9 numaralı araziler için (verilen sırayla) ve VIII. bölümde değinilen onuncu arazi için yeni tanımlar sunulur; son olarak da dokuz değişiklik baştan sona bir kez daha sayılır; 5, 6 ve 7 dışında hepsi önceden verilenlerden farklıdır. Sun Tzu metninin bugünkü durumunu açıklamak imkânsız olsa da, düşündürücü birkaç olgu öne çıkarılabilir: (1) VIII. bölüm, başlığına göre dokuz değişikliği ele almalıdır, oysa yalnızca beşi görünür. (2) Olağandışı derecede kısa bir bölümdür. (3) XI. bölümün başlığı Dokuz Arazi’dir. Bunların birkaçı iki kez tanımlanır; ayrıca karşılık gelen değişikliklerin iki ayrı listesi vardır. (4) Bölümün uzunluğu orantısızdır; IX dışındaki herhangi bir bölümün iki katıdır. Bu olgulardan, Sun Tzu’nun eserinin bize onun elinden çıktığı biçimde ulaşmış olamayacağı genel sonucunun ötesinde herhangi bir çıkarım yapmayı önermiyorum: VIII. bölüm açıkça eksiktir ve muhtemelen yerinde değildir; XI ise ya sonraki bir el tarafından eklenmiş ya da başka bir yerde yer alması gereken malzeme içeriyor gibi görünmektedir.]
51. Çünkü askerin yaradılışı, kuşatıldığında inatla direnmek, başka çaresi kalmadığında çetin savaşmak ve tehlikeye düştüğünde derhal itaat etmektir.
[Chang Yu, M.S. 73’te Pan Ch’ao’nun kendini adamış adamlarının tutumuna değinir. Hou Han Shu’nun 47. bölümünde öykü şöyle anlatılır: “Pan Ch’ao Shan-shan’a vardığında, ülkenin Kralı Kuang onu önce büyük bir nezaket ve saygıyla karşıladı; ama kısa süre sonra davranışı ansızın değişti, ilgisiz ve savsak oldu. Pan Ch’ao bunu maiyetindeki subaylara açtı: ‘Fark ettiniz mi,’ dedi, ‘Kuang’ın nazik niyetleri azalıyor? Bu, Kuzey barbarlarından elçiler geldiği ve dolayısıyla kimin tarafını tutacağını bilemeyerek kararsızlık içinde olduğu anlamına gelmeli. Nedeni kesinlikle budur. Bize söylendiğine göre gerçekten bilge olan kişi, şeyleri olmadan önce sezebilir; öyleyse zaten açıkça ortada olanları haydi haydi!’ Bunun üzerine hizmetine verilmiş yerlilerden birini çağırdı ve şöyle diyerek ona bir tuzak kurdu: ‘Birkaç gün önce gelen Hsiung-nu elçileri nerede?’ Adam öyle afalladı ki şaşkınlık ve korku arasında az sonra bütün gerçeği ağzından kaçırdı. Pan Ch’ao, muhbirini özenle kilit altında tutarak, sonra subaylarından toplam otuz altı kişilik genel bir topluluğu çağırdı ve onlarla içmeye başladı. Şarap biraz başlarına vurunca, onlara şöyle seslenerek ruhlarını daha da coşturmaya çalıştı: ‘Beyler, işte buradayız, yalıtılmış bir bölgenin kalbinde, büyük bir yiğitlikle zenginlik ve şan kazanmaya can atıyoruz. Şimdi öyle oldu ki Hsiung-no’dan bir elçi yalnızca birkaç gün önce bu krallığa vardı ve bunun sonucunda kraliyet ev sahibimizin bize gösterdiği saygılı nezaket kayboldu. Bu elçi onu, grubumuzu yakalayıp bizi Hsiung-no’ya teslim etmeye ikna ederse, kemiklerimiz çöl kurtlarına yem olacak. Ne yapmalıyız?’ Subaylar hep bir ağızdan yanıt verdiler: ‘Canımız tehlikedeyken, komutanımızı ölümde de dirimde de izleyeceğiz.’ Bu serüvenin devamı için bkz. XII. bölüm, § 1, not.]
52. Komşu prenslerin niyetlerini öğrenmeden onlarla ittifaka giremeyiz. Ülkenin çehresini—dağlarını ve ormanlarını, çukurlarını ve uçurumlarını, bataklıklarını ve sazlıklarını—iyi tanımadıkça bir orduyu yürüyüşte yönetmeye ehil değiliz. Yerli kılavuzlardan yararlanmadıkça doğal avantajları işe yarar hâle getiremeyiz.
[Bu üç cümle VII. §§ 12-14’ten tekrarlanmıştır—yorumcular, önemlerini vurgulamak için olduğunu düşünüyor gibidir. Ben ise onları, sonraki sözlere bir öncül oluşturmak için buraya sonradan eklenmiş saymayı yeğliyorum. Yerli kılavuzlar konusunda Sun Tzu şunu da ekleyebilirdi: ya onların ihaneti ya da Livius’un aktardığına benzer bir yanlış anlama yüzünden yolunu şaşırma tehlikesi her zaman vardır (XXII. 13): Anlatıldığına göre Hannibal, bir kılavuza kendisini, tutulması gereken önemli bir geçidin bulunduğu Casinum dolaylarına götürmesini emretti; ama Latin adlarının telaffuzuna uymayan Kartaca aksanı, kılavuzun Casinum yerine Casilinum anlamasına yol açtı; kılavuz da doğru yolundan sapıp orduyu o yöne götürdü ve yanlışlık, neredeyse varmak üzereyken ancak fark edildi.]
53. Aşağıdaki dört beş ilkeden herhangi birini bilmemek savaşçı bir prense yakışmaz.
54. Savaşçı bir prens güçlü bir devlete saldırdığında, generalliği düşman kuvvetlerinin toplanmasını önlemekte kendini gösterir. Hasımlarını yıldırır ve müttefiklerinin ona karşı birleşmesi önlenir.
[Mei Yao-ch’en, Çinlilerin pek düşkün olduğu akıl yürütme zincirlerinden birini kurar: “Güçlü bir devlete saldırırken onun kuvvetlerini bölebilirsen güç üstünlüğüne sahip olursun; güç üstünlüğüne sahipsen düşmanı yıldırırsın; düşmanı yıldırırsan komşu devletler korkar; komşu devletler korkarsa da düşmanın müttefiklerinin ona katılması önlenir.” Şu ise daha güçlü bir anlam verir: “Büyük devlet (müttefiklerini çağırmaya vakit bulmadan) bir kez yenilirse, küçük devletler uzak durur ve kuvvetlerini toplamaktan kaçınır.” Ch’en Hao ile Chang Yu cümleyi bambaşka bir biçimde anlarlar. Birincisi şöyle der: “Bir prens ne kadar güçlü olursa olsun, büyük bir devlete saldırırsa yeterli asker toplayamaz ve bir ölçüde dış yardıma dayanmak zorunda kalır; bundan vazgeçer ve kendi gücüne aşırı güvenerek yalnızca düşmanı yıldırmaya çalışırsa, mutlaka yenilir.” Chang Yu görüşünü şöyle dile getirir: “Büyük bir devlete pervasızca saldırırsak, kendi halkımız hoşnutsuz olur ve geri durur. Ama (o zaman olacağı gibi) askerî güç gösterimiz düşmanınkinin yarısı kadar bile değilse, öteki reisler korkuya kapılır ve bize katılmayı reddederler.”]
55. Bu yüzden önüne gelenle ittifak kurmaya uğraşmaz, başka devletlerin gücünü de beslemez. Hasımlarını yıldırarak kendi gizli tasarılarını uygular.
[Li Ch’uan’ın dediği gibi düşünce zinciri şöyle görünmektedir: Düşmanlarının birleşmesine karşı güvende olduğundan, “bağlayıcı ittifakları reddetmeyi ve yalnızca kendi gizli tasarılarını izlemeyi göze alabilir; saygınlığı dış dostluklardan vazgeçmesini mümkün kılar.”]
Böylece onların şehirlerini ele geçirebilir ve krallıklarını devirebilir.
[Bu paragraf, Ch’in Devleti ciddi bir tehdit hâline gelmeden pek çok yıl önce yazılmış olsa da, ünlü Altı Şansölye’nin Shih Huang Ti döneminde onun nihai zaferine adım adım zemin hazırladığı siyasetin hiç de fena olmayan bir özetidir. Chang Yu, önceki notunun devamında, Sun Tzu’nun bu soğukkanlı bencillik ve kibirli yalnızlık tutumunu kınadığını düşünür.]
56. Kurala bakmaksızın ödüller dağıt,
[Wu Tzŭ (bölüm 3) daha az bilgece şöyle der: “İlerleme bolca ödüllendirilsin, geri çekilme ağırca cezalandırılsın.”]
emirler ver
[Harfiyen, “as” ya da “ilan et.”]
önceki düzenlemelere bakmaksızın;
[“İhaneti önlemek için,” der Wang Hsi. Genel anlam, Ts’ao Kung’un Ssu-ma Fa’dan yaptığı alıntıyla açıklık kazanır: “Talimatları ancak düşmanı görünce ver; ödülleri hak eden işleri gördüğünde ver.” Ts’ao Kung’un açıklaması: “Ordunuza verdiğiniz son talimatlar daha önce ilan edilmiş olanlarla örtüşmemelidir.” Chang Yu bunu “düzenlemeleriniz önceden açığa vurulmamalıdır” diye sadeleştirir. Chia Lin de şöyle der: “kurallarınızda ve düzenlemelerinizde hiçbir sabitlik olmamalıdır.” Planlarınızın bilinmesine izin vermek yalnızca tehlikeli olmakla kalmaz, savaş çoğu zaman son anda onları tamamen tersine çevirmeyi de gerektirir.]
ve bütün bir orduyu, sanki yalnızca tek bir adamla uğraşıyormuşsun gibi yönetebilirsin.
[Krş. supra, § 34.]
57. Askerlerini işin kendisiyle yüz yüze getir; tasarını onlara asla bildirme.
[Harfiyen, “onlara sözler söyleme”; yani hiçbir emrin gerekçesini açıklama. Lord Mansfield bir keresinde genç bir meslektaşına kararları için “hiçbir gerekçe göstermemesini” söylemişti; bu özdeyiş bir generale bir yargıçtan bile daha çok uyar.]
Görünüm parlak olduğunda bunu gözlerinin önüne ser; ama durum karanlık olduğunda onlara hiçbir şey söyleme.
58. Ordunu ölümcül tehlikeye at, hayatta kalacaktır; onu umutsuz bir darboğaza sok, sağ salim kurtulacaktır.
[Sun Tzu'nun bu sözleri, bir zamanlar Han Hsin tarafından, daha önce s. 28'de değinilen en parlak muharebelerinden birinde uyguladığı taktiği açıklamak için aktarılmıştı. MÖ 204'te Chao ordusunun üzerine gönderilmiş ve düşmanın bütün gücüyle toplandığı Ching-hsing geçidinin ağzından on mil uzakta konaklamıştı. Burada, gece yarısı, her birine kırmızı bir bayrak verilmiş 2000 kişilik bir hafif süvari birliğini ayırdı. Aldıkları talimat, dar boğazlardan geçerek ilerlemek ve düşmanı gizlice gözetlemekti. Han Hsin, “Chao'nun adamları benim tam bir bozgunla kaçtığımı görünce,” dedi, “tahkimatlarını bırakıp peşimize düşecekler. Bu, sizin için içeri dalmanın, Chao sancaklarını söküp yerlerine Han'ın kırmızı bayraklarını dikmenin işareti olmalı.” Sonra öteki subaylarına dönerek şöyle dedi: “Hasmımız sağlam bir mevzi tutuyor; dönüp dağlardan kaçarım korkusuyla, başkomutanın sancağını ve davullarını görmedikçe dışarı çıkıp bize saldırması pek olası değil.” Bunu söyledikten sonra önce 10.000 kişilik bir tümen gönderdi ve onlara sırtlarını Ti Irmağı'na vererek savaş düzenine girmelerini emretti. Bu manevrayı gören bütün Chao ordusu kahkahalarla güldü. Bu sırada gün iyice ağarmıştı; Han Hsin başkomutanlık bayrağını açarak davullar çala çala geçitten çıktı ve hemen düşmanla çarpışmaya girişti. Bir süre süren büyük bir muharebe oldu; sonunda Han Hsin ve meslektaşı Chang Ni, davulları ve sancağı alanda bırakarak, bir başka kızgın çarpışmanın sürdüğü ırmak kıyısındaki tümene kaçtılar. Düşman onları kovalamak ve ganimetleri ele geçirmek için dışarı fırladı ve böylece surlarını adamsız bıraktı; ama iki general, büyük bir umutsuzlukla çarpışan öteki orduya katılmayı başardı. Artık 2000 atlının rolünü oynama zamanı gelmişti. Chao'nun adamlarının üstünlüklerini kovaladıklarını görür görmez, terk edilmiş surların arkasına dörtnala vardılar, düşmanın bayraklarını söküp yerlerine Han bayraklarını diktiler. Chao ordusu kovalamacadan geriye baktığında, bu kırmızı bayrakların görüntüsü onları dehşete düşürdü. Hanların içeri girip krallarını alt ettiğine inanarak darmadağın bir kargaşa içinde dağıldılar; komutanlarının paniği durdurmak için gösterdiği bütün çabalar boşa gitti. O zaman Han ordusu onlara iki yandan saldırdı ve bozgunu tamamladı; bir kısmını öldürdü, geri kalanını esir aldı; esirler arasında Kral Ya'nın kendisi de vardı…. Muharebeden sonra Han Hsin'in subaylarından bazıları yanına gelip şöyle dedi: “Savaş Sanatı'nda bize sağ arkamızda bir tepe ya da höyük, sol önümüzde ise bir ırmak ya da bataklık bulunsun deniyor. [Bu, Sun Tzu ile T’ai Kung'un bir karışımı gibi görünüyor. Bkz. IX § 9 ve not.] Siz ise tam tersine, birliklerimizi sırtımız ırmağa dönük olarak dizmemizi emrettiniz. Bu koşullar altında zaferi nasıl kazanmayı başardınız?” General şöyle cevap verdi: “Korkarım siz beyler Savaş Sanatı'nı yeterli özenle incelememişsiniz. Orada şöyle yazılı değil mi: ‘Ordunu umutsuz bir sıkıntıya at, selamete çıkacaktır; onu ölümcül bir tehlikeye sok, hayatta kalacaktır’? Olağan yolu tutmuş olsaydım, meslektaşımı asla ikna edemezdim. Askerî Klasik ne der—‘Pazar yerine çullan ve adamları sürüp savaşa götür.’ [Bu pasaj Sun Tzu'nun bugünkü metninde geçmez.] Birliklerimi canları için savaşmak zorunda kalacakları bir mevziye yerleştirmeseydim de her adamı kendi takdirine bıraksaydım, genel bir bozgun olur ve onlarla hiçbir şey yapmak mümkün olmazdı.” Subaylar onun savının gücünü kabul ettiler ve şöyle dediler: “Bunlar bizim kavrayabileceğimizden daha yüksek taktikler.” [Bkz. Ch’ien Han Shu, böl. 34, yp. 4, 5.] ]
59. Çünkü bir kuvvet, tam da zarar göreceği bir duruma düştüğünde zafer için bir darbe indirebilecek hâle gelir.
[Tehlikenin insanı canlandıran bir etkisi vardır.]
60. Savaşta başarı, kendimizi düşmanın amacına dikkatle uydurmakla kazanılır.
[Ts’ao Kung şöyle der: “Aptallık taklidi yap”—yani boyun eğiyor ve düşmanın isteklerine uyuyor görünerek. Chang Yu'nun notu anlamı açıklığa kavuşturur: “Düşman ilerlemeye meyil gösterirse, onu buna özendir; geri çekilmeye heveslenirse, niyetini gerçekleştirebilsin diye bile bile oyalan.” Amaç, saldırımızı yapmadan önce onu gevşek ve küçümseyici kılmaktır.]
61. Düşmanın yanına inatla yapışarak,
[İlk dört sözcüğü “düşmana tek bir yönde eşlik etmek” anlamında anlıyorum. Ts’ao Kung şöyle der: “askerleri birleştir ve düşmanın üzerine yürü.” Ama karakterlerin böylesine zorla yer değiştirilmesi hiçbir şekilde savunulamaz.]
eninde sonunda
[Kelimesi kelimesine, “bin li sonra.”]
başkomutanı öldürmeyi başaracağız.
[Çinliler için her zaman büyük önem taşıyan bir nokta.]
62. Buna, bir işi salt kurnazlıkla başarma yeteneği denir.
63. Komutayı üstlendiğin gün sınır geçitlerini kapat, resmî işaret tabletlerini yok et,
[Bunlar bambu ya da tahtadan tabletlerdi; yarısı, bir kapıdan sorumlu memur tarafından izin belgesi ya da pasaport olarak verilirdi. Krş. Lun Yu III. 24'teki “sınır bekçisi”; onun da benzer görevleri olmuş olabilir. Bu yarım, belirli bir süre içinde ona geri getirildiğinde, kapıyı açıp yolcuyu geçirmeye yetkili olurdu.]
ve bütün elçilerin geçişini durdur.
[Düşman ülkesine giden ya da oradan gelen.]
64. Danışma meclisinde sert ol,
[Hiçbir zaafiyet gösterme ve planlarının hükümdar tarafından onaylanmasında ısrar et.]
ki duruma hâkim olabilesin.
[Mei Yao-ch'en bütün cümleyi şu anlamda anlar: Görüşmelerinin gizliliğini sağlamak için en sıkı önlemleri al.]
65. Düşman bir kapıyı açık bırakırsa, içeri dalmalısın.
66. Hasmının değer verdiği şeyi ele geçirerek ona önce davran,
[Krş. yukarıda, § 18.]
ve onun alana varış zamanını incelikle ayarla.
[Ch’en Hao'nun açıklaması: “Elverişli bir mevziyi ele geçirmeyi başarsam da düşman sahneye çıkmazsa, böylece elde edilen üstünlük pratik hiçbir işe yaramaz. Bu yüzden düşman için önemli bir mevziyi tutmak niyetinde olan kişi, işe hasmıyla deyim yerindeyse kurnazca bir randevu ayarlayarak başlamalı ve onu da oraya gitmeye kandırmalıdır.” Mei Yao-ch'en bu “kurnazca randevu”nun, düşmanın kendi casusları aracılığıyla, yani onlara vermeyi seçtiğimiz miktarda bilgiyi geri götürecek olan casuslar aracılığıyla ayarlanacağını açıklar. Sonra, niyetlerimizi kurnazca açığa vurduktan sonra, “düşmandan sonra yola çıkmamıza rağmen ondan önce varmayı başarmalıyız (VII. § 4). Oraya yürümesini sağlamak için ondan sonra yola çıkmalıyız; yeri zahmetsizce ele geçirmek için ondan önce varmalıyız. Böyle anlaşıldığında, bu pasaj Mei Yao-ch'en'in § 47'ye ilişkin yorumuna bir ölçüde destek verir.]
67. Kuralın çizdiği yolda yürü,
[Chia Lin şöyle der: “Önemli olan tek şey zaferdir ve bu, alışılmış kurallara bağlı kalarak elde edilemez.” Bu varyantın çok zayıf bir otoriteye dayanması talihsizliktir, çünkü verdiği anlam kesinlikle çok daha tatmin edicidir. Bildiğimiz gibi Napolyon, yendiği eski ekolün kıdemlilerine göre, muharebelerini savaşın kabul görmüş her kuralını çiğneyerek kazanmıştı.]
ve kesin bir muharebe verebilene dek kendini düşmana uydur.
[Tu Mu şöyle der: “Elverişli bir fırsat çıkana dek düşmanın taktiklerine uy; sonra ortaya çık ve kesin sonuç verecek bir muharebeye giriş.”]
68. Öyleyse önce, düşman sana bir açık verene dek bir genç kızın çekingenliğini göster; ardından koşan bir tavşanın hızına öykün; düşmanın sana karşı koyması için artık çok geç olacaktır.
[Tavşan aşırı ürkekliğiyle tanındığından, benzetme pek yerinde görünmüyor. Ama elbette Sun Tzu yalnızca onun hızını düşünüyordu. Sözcükler şu anlamda da alınmıştır: Düşmandan kaçan bir tavşan kadar hızla kaçmalısın; ama bu, Tu Mu tarafından haklı olarak reddedilir.]
[1] Giles'ın Biographical Dictionary'si, no. 399.
[2] “The Science of War,” s. 333.
[3] “Stonewall Jackson,” cilt I, s. 421.