← Kütüphane

Bakır Kayınlar

Sherlock Holmes'un Maceraları · Arthur Conan Doyle · çeviren: Claude Opus

A young governess with a travelling bag walks up the drive toward a large whitewashed country house behind dark copper beeches at dusk.

“Sanatı sanat için seven biri için,” dedi Sherlock Holmes, The Daily Telegraph'ın ilan sayfasını bir kenara fırlatırken, “en keskin zevk çoğu zaman sanatın en önemsiz ve en mütevazı görünümlerinden alınır. Watson, olaylarımızın, derlemek lütfunda bulunduğunuz ve şunu da söylemeliyim ki zaman zaman süslediğiniz bu küçük kayıtlarında, bu gerçeği şimdiye dek kavramış olmanızı ve benim de yer aldığım pek çok ünlü davaya ve heyecan verici duruşmaya değil, kendi başlarına önemsiz olabilen ama benim özel alanım saydığım tümdengelim ve mantıksal sentez yetilerine alan açan olaylara öncelik vermenizi görmek bana hoş geliyor.”

“Yine de,” dedim gülümseyerek, “kayıtlarıma yöneltilen sansasyonculuk suçlamasından kendimi tamamen aklanmış sayamıyorum.”

“Belki de hata ettiniz,” dedi, maşayla kızgın bir kor alıp, düşünceli değil de tartışmacı bir ruh halinde olduğunda kil piposunun yerini almayı âdet edinmiş uzun kiraz ağacı piposunu onunla yakarken, “belki de, işin gerçekten tek dikkate değer yanı olan, nedenden sonuca uzanan o katı akıl yürütmeyi kayda geçirmekle yetinmek yerine, her anlatımınıza renk ve canlılık katmaya çalışmakla hata ettiniz.”

“Bana kalırsa bu konuda size hakkınızı fazlasıyla verdim,” dedim biraz soğuk bir tavırla, çünkü dostumun tuhaf karakterinde güçlü bir etken olduğunu birden çok kez gözlemlediğim bu bencillik beni itiyordu.

“Hayır, bu bencillik ya da kibir değil,” dedi, âdeti olduğu üzere sözlerimden çok düşüncelerime cevap vererek. “Sanatım için hakkımın tam verilmesini istiyorsam, bunun nedeni onun kişisel olmayan bir şey olması, benden öte bir şey olmasıdır. Suç sıradandır. Mantık nadirdir. Bu yüzden üzerinde durmanız gereken suç değil, mantıktır. Bir dersler dizisi olması gerekeni bir hikâyeler dizisine indirgediniz.”

İlkbaharın başlarında soğuk bir sabahtı; kahvaltıdan sonra Baker Street'teki eski odamızda, neşeli bir ateşin iki yanına oturmuştuk. Boz renkli ev sıralarının arasından yoğun bir sis çöküyor, karşıdaki pencereler ağır sarı sis kıvrımlarının içinden karanlık, biçimsiz lekeler gibi beliriyordu. Gaz lambamız yanıyor, beyaz örtünün ve porselenlerle madenî takımların parıltısının üzerine ışık saçıyordu, çünkü sofra henüz toplanmamıştı. Sherlock Holmes bütün sabah boyunca sessiz kalmış, art arda gazetelerin ilan sütunlarına durmadan dalmıştı; sonunda, anlaşılan aramasından vazgeçerek, pek de tatlı olmayan bir ruh hâliyle bana edebî kusurlarım üzerine ders vermeye koyulmuştu.

“Öte yandan,” dedi bir süre sonra; bu süre boyunca uzun piposunu tüttürüp ateşe dalıp gitmişti, “sansasyonculukla da pek suçlanamazsınız, çünkü ilgilenme lütfunda bulunduğunuz bu olayların hatırı sayılır bir kısmı, yasal anlamıyla suçu hiç konu almıyor. Bohemya Kralı'na yardım etmeye çalıştığım o küçük mesele, Bayan Mary Sutherland'in tuhaf deneyimi, dudağı çarpık adamla ilgili sorun ve soylu bekâr olayı, hepsi de yasanın sınırları dışında kalan işlerdi. Ama sansasyonel olandan kaçınırken korkarım ki sıradan olanın sınırına dayanmış olabilirsiniz.”

“Sonuç öyle olmuş olabilir,” diye cevap verdim, “ama yöntemlerin yeni ve ilgi çekici olduğu kanısındayım.”

“Hadi canım, dostum, bir dokumacıyı dişinden ya da bir dizgiciyi sol başparmağından zor ayırt edebilecek olan halk, o büyük, dikkatsiz halk, çözümleme ve tümdengelimin ince nüanslarını ne umursar! Ama gerçekten de sıradansanız sizi suçlayamam, çünkü büyük davaların devri geçti. İnsan, ya da en azından suçlu insan, bütün girişkenliğini ve özgünlüğünü yitirdi. Benim küçük işime gelince, kaybolmuş kurşunkalemleri bulan ve yatılı okullardan çıkmış genç hanımlara öğüt veren bir büroya dönüşüyor gibi. Yine de sanırım sonunda dibe vurdum. Bu sabah aldığım şu not, sanırım benim sıfır noktamı gösteriyor. Okuyun!” Buruşuk bir mektubu bana doğru fırlattı.

Mektup bir önceki akşam Montague Place'ten yazılmıştı ve şöyleydi:

“SAYIN BAY HOLMES,—Bana mürebbiyelik için önerilen bir işi kabul edip etmemem konusunda size danışmayı çok istiyorum. Sizi rahatsız etmeyeceksem yarın saat onu buçuk geçe uğrayacağım. Saygılarımla,

“VIOLET HUNTER.”

“Genç hanımı tanıyor musunuz?” diye sordum.

“Hayır.”

“Saat şu anda onu buçuk geçiyor.”

“Evet, şu çalan zilin de onun olduğundan hiç şüphem yok.”

“Düşündüğünüzden daha ilginç çıkabilir. Mavi yakut meselesini hatırlarsınız; önce basit bir kapris gibi görünmüş, ama ciddi bir soruşturmaya dönüşmüştü. Bu olayda da öyle olabilir.”

“Öyle umalım bari. Ama şüphelerimiz çok yakında giderilecek, çünkü yanılmıyorsam söz konusu kişi işte geldi.”

O konuşurken kapı açıldı ve genç bir hanım odaya girdi. Sade ama derli toplu giyinmişti; yağmurcun yumurtası gibi çilli, canlı, uyanık bir yüzü ve dünyada kendi yolunu kendi açmak zorunda kalmış bir kadının çevik tavırları vardı.

“Sizi rahatsız ettiğim için beni bağışlayacağınızdan eminim,” dedi, arkadaşım onu karşılamak için ayağa kalkarken, “ama çok tuhaf bir şey yaşadım ve öğüt isteyebileceğim ne anne babam ne de herhangi bir akrabam olduğundan, belki ne yapmam gerektiğini söyleme nezaketini gösterirsiniz diye düşündüm.”

“Lütfen oturun, Bayan Hunter. Size hizmet etmek için elimden geleni yapmaktan mutluluk duyarım.”

Holmes'un yeni müşterisinin tavrından ve konuşmasından olumlu etkilendiğini görebiliyordum. Onu kendine özgü araştırıcı bakışıyla süzdü, sonra göz kapakları düşük, parmak uçları birleşik bir hâlde, hikâyesini dinlemek üzere yerleşti.

“Beş yıl boyunca Albay Spence Munro'nun ailesinin yanında mürebbiyelik yaptım,” dedi, “ama iki ay önce albay Nova Scotia'daki Halifax'a atandı ve çocuklarını da yanına alarak Amerika'ya gitti; böylece kendimi işsiz buldum. İlan verdim, ilanlara cevap yazdım, ama sonuç alamadım. Sonunda biriktirdiğim az miktardaki para suyunu çekmeye başladı ve ne yapacağımı bilemez hâle geldim.

“West End'de Westaway's adında tanınmış bir mürebbiye bürosu vardır; bana uygun bir şey çıkıp çıkmadığını görmek için oraya haftada bir kez kadar uğrardım. Westaway, işi kuran kişinin adıydı, ama büroyu aslında Bayan Stoper yönetir. Kendi küçük odasında oturur; iş arayan hanımlar bir bekleme odasında bekler, sonra teker teker içeri alınırlar; o da defterlerine bakıp onlara uygun bir şeyi olup olmadığını görür.

“İşte, geçen hafta uğradığımda her zamanki gibi o küçük odaya alındım, ama Bayan Stoper'ın yalnız olmadığını gördüm. Son derece şişman, yüzü gülümseyen, gırtlağının üzerine kat kat sarkan iri, ağır bir çeneye sahip bir adam, burnunda bir gözlükle onun yanı başında oturmuş, içeri giren hanımlara büyük bir dikkatle bakıyordu. Ben içeri girince sandalyesinde âdeta sıçradı ve hızla Bayan Stoper'a döndü.

“‘Bu olur,’ dedi; ‘Bundan iyisini isteyemezdim. Harika! harika!’ Pek hevesli görünüyordu ve ellerini son derece güler yüzlü bir tavırla ovuşturuyordu. Öyle rahat görünüşlü bir adamdı ki ona bakmak insana gerçekten zevk veriyordu.

“‘Bir iş mi arıyorsunuz, küçükhanım?’ diye sordu.

“‘Evet, efendim.’

“‘Mürebbiye olarak mı?’

“‘Evet, efendim.’

“‘Peki ne kadar maaş istiyorsunuz?’

“‘Son yerimde, Albay Spence Munro'nun yanında ayda 4 sterlin alıyordum.’

“‘Aman, tüh, tüh! sömürü, düpedüz sömürü!’ diye bağırdı, öfkeden kaynayan bir adam gibi şişman ellerini havaya savurarak. ‘Bunca cazibesi ve hüneri olan bir hanıma nasıl olur da bu kadar acınası bir para önerilebilir?’

“‘Hünerlerim, efendim, sandığınızdan az olabilir,’ dedim. ‘Biraz Fransızca, biraz Almanca, müzik ve resim—’

“‘Tüh, tüh!’ diye bağırdı. ‘Bunların hepsi konunun tamamen dışında. Mesele şu: bir hanımefendinin duruşuna ve tavırlarına sahip misiniz, değil misiniz? Kısacası iş bundan ibaret. Değilseniz, bir gün ülkenin tarihinde önemli bir rol oynayabilecek bir çocuğu yetiştirmeye uygun değilsiniz. Ama öyleyseniz, o zaman hangi beyefendi sizden üç haneli bir rakamın altındaki bir şeyi kabul etme tenezzülünde bulunmanızı isteyebilir? Benim yanımdaki maaşınız, hanımefendi, yılda 100 sterlinden başlayacaktır.’

“Tahmin edebilirsiniz, Bay Holmes, benim gibi beş parasız birine böyle bir teklif neredeyse gerçek olamayacak kadar iyi göründü. Ne var ki beyefendi, belki de yüzümdeki inanmaz ifadeyi görerek bir cüzdan açtı ve içinden bir banknot çıkardı.

“‘Genç hanımlarıma maaşlarının yarısını peşin vermek de âdetimdir,’ dedi, gözleri yüzünün beyaz kırışıkları arasında iki küçük parlak yarık hâline gelene dek son derece hoş bir biçimde gülümseyerek, ‘böylece yolculuklarının ve giyim kuşamlarının ufak tefek masraflarını karşılayabilirler.’

“Hayatımda bu kadar büyüleyici ve bu kadar düşünceli bir adamla karşılaşmadığımı düşündüm. Esnafa zaten borçlu olduğum için bu avans çok işime yarayacaktı; yine de bütün bu işte doğal olmayan bir şey vardı ve kendimi tamamen bağlamadan önce biraz daha fazlasını öğrenmek istedim.

“‘Nerede oturduğunuzu sorabilir miyim, efendim?’ dedim.

“‘Hampshire'da. Büyüleyici bir kır yeri. Bakır Kayınlar, Winchester'ın öte yakasında, beş mil ötede. Orası dünyanın en güzel yöresidir, sevgili küçükhanım, ev de en sevimli eski bir kır evidir.’

“‘Peki görevlerim, efendim? Neler olacağını öğrenmek isterim.’

“‘Bir çocuk; tam altı yaşında, sevimli, yaramaz bir afacan. Ah, onu bir terlikle hamamböceği öldürürken bir görseniz! Şak! şak! şak! Siz göz açıp kapayıncaya kadar üçü gitti!’ Sandalyesinde arkasına yaslandı ve gözleri yine yüzünün içinde kaybolana dek güldü.

“Çocuğun eğlencesinin niteliği beni biraz ürküttü, ama babanın kahkahası belki de şaka yaptığını düşündürdü.

“‘Demek tek görevim,’ diye sordum, ‘yalnızca bir çocuğa bakmak mı?’

“‘Hayır, hayır, tek görev değil, tek görev değil, sevgili küçükhanım,’ diye haykırdı. ‘Göreviniz, sağduyunuzun da size söyleyeceğinden eminim, karımın verebileceği her türlü küçük emre uymak olacaktır; tabii her zaman, bir hanımefendinin edebe uygun biçimde uyabileceği emirler olmak kaydıyla. Bunda bir güçlük görmüyorsunuz, değil mi?’

“‘Yararlı olmaktan mutluluk duyarım.’

“‘Tamam öyleyse. Örneğin giyim konusunda. Biz biraz takıntılı insanlarızdır, bilirsiniz; takıntılı ama iyi yürekli. Size vereceğimiz herhangi bir elbiseyi giymeniz istense, bu küçük kaprisimize itiraz etmezdiniz. Değil mi?’

“‘Hayır,’ dedim, sözlerine epeyce şaşırarak.

“‘Ya da şurada oturmanız, burada oturmanız; bu sizi incitmez, değil mi?’

“‘Yok, hayır.’

“‘Ya da bize gelmeden önce saçınızı kısacık kestirmeniz?’

“Kulaklarıma inanamadım. Görebileceğiniz gibi, Bay Holmes, saçlarım oldukça gürdür ve kestanenin epey kendine özgü bir tonundadır. Sanatçı işi bir güzellikte olduğu söylenir. Onları böyle gelişigüzel feda etmeyi aklımın ucundan bile geçiremezdim.

“‘Korkarım bu kesinlikle imkânsız,’ dedim. Küçük gözleriyle beni hevesle süzüyordu ve ben konuşurken yüzünden bir gölgenin geçtiğini görebildim.

“‘Korkarım bu kesinlikle şart,’ dedi. ‘Karımın küçük bir hevesi; hanımların hevesleri de, bilirsiniz, hanımefendi, hanımların heveslerine uymak gerekir. Demek saçınızı kestirmeyeceksiniz?’

“‘Hayır, efendim, gerçekten yapamam,’ diye kararlı bir sesle cevap verdim.

“‘Ah, pekâlâ; o hâlde mesele kapanmıştır. Yazık, çünkü başka bakımlardan gerçekten çok uygun olurdunuz. Bu durumda, Bayan Stoper, en iyisi genç hanımlarınızdan birkaçına daha bakayım.’

“Müdire bütün bu süre boyunca ikimizden birine tek söz etmeden kâğıtlarıyla uğraşarak oturmuştu, ama şimdi bana yüzünde öyle bir hoşnutsuzlukla baktı ki, reddim yüzünden yüklü bir komisyonu kaçırdığından şüphelenmeden edemedim.

“‘Adınızın defterlerde kalmasını istiyor musunuz?’ diye sordu.

“‘Lütfen, Bayan Stoper.’

“‘Doğrusu, en mükemmel teklifleri bu şekilde geri çevirdiğinize göre, pek yararsız görünüyor,’ dedi sert bir sesle. ‘Size böyle bir fırsatı yeniden bulmak için çaba harcamamızı pek bekleyemezsiniz. İyi günler, Bayan Hunter.’ Masanın üzerindeki bir gonga vurdu ve uşak çocuk beni dışarı çıkardı.

“İşte, Bay Holmes, pansiyonuma dönüp dolapta pek bir şey bulamayınca, masada da iki üç fatura görünce, çok aptalca bir şey yapıp yapmadığımı kendime sormaya başladım. Ne de olsa bu insanların tuhaf takıntıları varsa ve en olağanüstü konularda itaat bekliyorlarsa, en azından tuhaflıklarının bedelini ödemeye hazırdılar. İngiltere'de yılda 100 sterlin alan mürebbiye pek azdır. Hem saçımın bana ne yararı vardı ki? Pek çok insan saçını kısa taşıyınca daha güzel olur, belki ben de onlardan biri olurdum. Ertesi gün bir hata yaptığımı düşünmeye başlamıştım, bir sonraki gün de bundan emindim. Gururumu yenip büroya geri dönerek işin hâlâ boş olup olmadığını sormak üzereydim ki beyefendinin kendisinden bu mektubu aldım. Yanımda, size okuyayım:

“‘Bakır Kayınlar, Winchester yakınları.

“‘SEVGİLİ BAYAN HUNTER,—Bayan Stoper büyük bir nezaketle bana adresinizi verdi; kararınızı yeniden düşünüp düşünmediğinizi sormak için buradan yazıyorum. Karım gelmenizi çok istiyor, çünkü sizi anlatışım onu pek etkiledi. Takıntılarımızın size yol açabileceği her türlü küçük rahatsızlığı telafi etmek için üç ayda 30 sterlin, yani yılda 120 sterlin vermeye hazırız. Hem, ne de olsa, pek de zorlayıcı şeyler değiller. Karım belli bir elektrik mavisi tonundan hoşlanır ve sabahları evin içinde böyle bir elbise giymenizi ister. Ancak bir tane satın alma masrafına girmeniz gerekmiyor, çünkü sevgili kızım Alice'e (şimdi Philadelphia'da) ait bir elbisemiz var; sanırım size çok iyi olacaktır. Şurada ya da burada oturmanıza, ya da size gösterilen herhangi bir biçimde eğlenmenize gelince, bunlar size hiçbir rahatsızlık vermeyecektir. Saçınıza gelince, kuşkusuz yazık, özellikle de kısa görüşmemiz sırasında güzelliğini fark etmeden edemediğim için; ama korkarım bu konuda kararlılığımı korumak zorundayım ve yalnızca artırılmış maaşın bu kaybı telafi etmesini umuyorum. Çocukla ilgili görevleriniz çok hafiftir. Haydi, gelmeye çalışın; sizi Winchester'da atlı arabayla karşılarım. Treninizi bana bildirin. Saygılarımla,

“‘JEPHRO RUCASTLE.’

“İşte az önce aldığım mektup bu, Bay Holmes, ve kabul etmeye karar verdim. Yine de son adımı atmadan önce bütün meseleyi sizin değerlendirmenize sunmak istedim.”

“Eh, Bayan Hunter, kararınızı verdiyseniz mesele kapanmıştır,” dedi Holmes gülümseyerek.

“Ama reddetmemi tavsiye etmezdiniz, değil mi?”

“İtiraf edeyim ki bir kız kardeşimin başvurmasını isteyeceğim türden bir iş değil.”

“Bütün bunların anlamı ne, Bay Holmes?”

“Ah, elimde hiç veri yok. Söyleyemem. Belki siz kendiniz bir fikir edinmişsinizdir?”

“Bana kalırsa yalnızca tek bir olası açıklama var. Bay Rucastle çok nazik, iyi huylu bir adam gibi görünüyordu. Karısının deli olması, onun bir akıl hastanesine kapatılacağı korkusuyla meseleyi gizli tutmak istemesi ve bir kriz çıkmasını önlemek için onun heveslerine her şekilde boyun eğmesi mümkün değil mi?”

“Bu olası bir açıklama; hatta işlerin şu anki durumuna bakılırsa en muhtemel olanı. Ama her hâlükârda genç bir hanım için hoş bir ev pek sayılmaz.”

“Ama para, Bay Holmes, para!”

“Evet, elbette ücret iyi; fazla iyi. Beni huzursuz eden de bu. 40 sterline istediklerini seçebilecekken neden size yılda 120 sterlin versinler? Arkasında güçlü bir neden olmalı.”

“Size durumu anlatırsam, ileride yardımınızı istediğimde anlarsınız diye düşündüm. Arkamda sizin olduğunuzu bilsem kendimi çok daha güçlü hissederdim.”

“Ah, bu duyguyu gönül rahatlığıyla yanınızda götürebilirsiniz. Sizi temin ederim, küçük sorununuz birkaç aydır karşıma çıkanların en ilginci olmaya aday. Bazı yönlerinde apaçık yeni bir şey var. Eğer kendinizi kuşku ya da tehlike içinde bulursanız—”

“Tehlike mi! Ne tehlikesi öngörüyorsunuz?”

Holmes ciddi bir tavırla başını salladı. “Onu tanımlayabilseydik tehlike olmaktan çıkardı,” dedi. “Ama gece ya da gündüz, ne zaman olursa olsun, bir telgraf beni yardımınıza getirir.”

“Bu yeter.” Yüzündeki bütün kaygı silinmiş olarak sandalyesinden çevikçe kalktı. “Artık Hampshire'a içim rahat gideceğim. Bay Rucastle'a hemen yazacağım, zavallı saçlarımı bu gece feda edeceğim ve yarın Winchester'a yola çıkacağım.” Holmes'a birkaç minnet sözü söyledikten sonra ikimize de iyi geceler diledi ve telaşla yoluna koyuldu.

“Hiç değilse,” dedim, onun hızlı, sağlam adımlarının merdivenden indiğini duyarken, “kendine gayet iyi bakabilecek bir genç hanıma benziyor.”

“Buna ihtiyacı da olacak,” dedi Holmes ciddi bir sesle. “Çok geçmeden ondan haber almazsak çok yanılmış olurum.”

Dostumun kehanetinin gerçekleşmesi çok uzun sürmedi. İki hafta geçti; bu süre boyunca düşüncelerimin sık sık ona yöneldiğini ve bu yalnız kadının insan deneyiminin hangi tuhaf yan sokağına saptığını merak ettiğimi fark ediyordum. Olağandışı maaş, tuhaf koşullar, hafif görevler, hepsi anormal bir şeye işaret ediyordu; ama bunun bir takıntı mı yoksa bir komplo mu olduğunu, adamın bir hayırsever mi yoksa bir alçak mı olduğunu belirlemek tamamen benim gücümün ötesindeydi. Holmes'a gelince, sık sık yarım saat boyunca kaşları çatık ve dalgın bir hâlde oturduğunu gözlemliyordum, ama bundan söz ettiğimde konuyu bir el hareketiyle geçiştiriyordu. “Veri! veri! veri!” diye bağırıyordu sabırsızlıkla. “Kil olmadan tuğla yapamam.” Yine de sözünü her seferinde, hiçbir kız kardeşinin böyle bir işi asla kabul etmemesi gerektiğini mırıldanarak bağlıyordu.

Sonunda aldığımız telgraf bir gece geç saatte geldi; tam yatmayı düşünüyordum, Holmes da sık sık kendini kaptırdığı o sabaha kadar süren kimya araştırmalarından birine hazırlanıyordu; böyle gecelerde onu bir imbiğin ve bir deney tüpünün üzerine eğilmiş bırakır, sabah kahvaltıya indiğimde de aynı durumda bulurdum. Sarı zarfı açtı, sonra mesaja bir göz atıp onu bana doğru fırlattı.

“Bradshaw'dan trenlere bir bakıverin,” dedi ve kimya çalışmalarına geri döndü.

Çağrı kısa ve acildi.

“Lütfen yarın öğle vakti Winchester'daki Black Swan Oteli'nde olun,” diyordu. “Ne olur gelin! Ne yapacağımı bilmiyorum.

“HUNTER.”

“Benimle gelir misiniz?” diye sordu Holmes, başını kaldırarak.

“Gelmek isterim.”

“Öyleyse bir bakıverin.”

“Dokuz buçukta bir tren var,” dedim, Bradshaw'uma göz gezdirerek. “Winchester'a 11:30'da varıyor.”

“Bu çok iyi olur. O hâlde asetonların analizini ertelesem iyi olacak, çünkü sabah en iyi durumumuzda olmamız gerekebilir.”

Ertesi gün saat on bire doğru eski İngiliz başkentine giden yolun epey bir kısmını almıştık. Holmes bütün yol boyunca sabah gazetelerine gömülmüştü, ama Hampshire sınırını geçtikten sonra onları bir yana attı ve manzarayı seyretmeye koyuldu. İdeal bir bahar günüydü; açık mavi gökyüzünde batıdan doğuya doğru süzülen küçük, yumuşacık beyaz bulutlar serpiştirilmişti. Güneş pırıl pırıl parlıyordu, ama yine de havada insanın enerjisini bileyen, canlandırıcı bir ayaz vardı. Bütün kırsalda, ta Aldershot çevresindeki dalgalı tepelere kadar, çiftlik evlerinin küçük kırmızı ve gri damları taze yaprakların açık yeşilinin arasından göz kırpıyordu.

“Ne kadar taze ve güzeller, değil mi?” diye haykırdım, Baker Street'in sislerinden yeni çıkmış bir adamın bütün coşkusuyla.

Ama Holmes ciddi bir tavırla başını salladı.

“Biliyor musunuz, Watson,” dedi, “benimki gibi bir zihnin lanetlerinden biri, her şeye kendi özel konumu açısından bakmak zorunda olmasıdır. Siz bu dağınık evlere bakıyorsunuz ve güzellikleri sizi etkiliyor. Ben onlara bakıyorum ve aklıma gelen tek düşünce, ne kadar yalnız olduklarına ve orada bir suçun ne kadar cezasız işlenebileceğine dair bir duygu oluyor.”

“Aman Tanrım!” diye haykırdım. “Bu sevimli eski çiftlik evlerini kim suçla bağdaştırır ki?”

“Bunlar beni hep bir tür dehşetle doldurur. Deneyimime dayanan kanım şudur, Watson: Londra'nın en aşağılık ve en iğrenç sokakları bile, gülümseyen ve güzel kırsaldan daha korkunç bir günah sicili sunmaz.”

“Beni dehşete düşürüyorsunuz!”

“Ama nedeni gayet açık. Kasabada kamuoyunun baskısı, yasanın başaramadığını yapabilir. İşkence gören bir çocuğun çığlığının ya da bir sarhoşun indirdiği darbenin gürültüsünün komşular arasında acıma ve öfke uyandırmayacağı kadar aşağılık bir sokak yoktur; üstelik adaletin bütün mekanizması öyle yakındır ki tek bir şikâyet sözü onu harekete geçirebilir ve suçla sanık sandalyesi arasında yalnızca bir adım vardır. Ama şu yalnız evlere bakın; her biri kendi tarlalarının ortasında, çoğunda yasadan pek anlamayan yoksul, cahil insanlar oturuyor. Böyle yerlerde yıllar boyu süregidebilecek, kimsenin haberi olmayan cehennemî zulümleri, gizli kötülükleri bir düşünün. Bizden yardım isteyen bu hanım Winchester'da yaşamaya gitmiş olsaydı, onun için asla korkmazdım. Tehlikeyi yaratan o beş millik kırsal alan. Yine de onun şahsen tehdit altında olmadığı açık.”

“Hayır. Bizi karşılamak için Winchester'a gelebiliyorsa, oradan kaçıp gidebilir de.”

“Aynen öyle. Özgürlüğü elinde.”

“Öyleyse sorun ne olabilir? Hiçbir açıklama öneremez misiniz?”

“Her biri bildiğimiz kadarıyla olguları karşılayabilecek yedi ayrı açıklama tasarladım. Ama bunlardan hangisinin doğru olduğu ancak bizi beklediğinden hiç kuşkum olmayan yeni bilgilerle belirlenebilir. İşte katedralin kulesi; Bayan Hunter'ın anlatacaklarını yakında öğreneceğiz.”

Black Swan, High Street'te, istasyona pek uzak olmayan, adı sanı bilinen bir handır; genç hanımı orada bizi beklerken bulduk. Bir oturma odası tutmuştu ve öğle yemeğimiz masada bizi bekliyordu.

“Geldiğinize öyle sevindim ki,” dedi içtenlikle. “İkiniz de çok naziksiniz; ama gerçekten ne yapacağımı bilmiyorum. Öğütleriniz benim için paha biçilmez olacak.”

“Lütfen başınıza neler geldiğini anlatın.”

“Anlatacağım, ama çabuk olmalıyım, çünkü Bay Rucastle'a saat üçten önce döneceğime söz verdim. Bu sabah kasabaya gelmek için ondan izin aldım, gerçi ne amaçla geldiğimi hiç bilmiyordu.”

“Her şeyi sırasıyla anlatın.” Holmes uzun, ince bacaklarını ateşe doğru uzattı ve dinlemek üzere yerleşti.

“Her şeyden önce şunu söyleyebilirim ki Bay ve Bayan Rucastle'dan, genel olarak, gerçek anlamda hiçbir kötü muamele görmedim. Onlara hakkını vermek için bunu söylemem gerek. Ama onları anlayamıyorum ve onlar konusunda içim rahat değil.”

“Neyi anlayamıyorsunuz?”

“Davranışlarının nedenlerini. Ama her şeyi olduğu gibi anlatacağım. Buraya geldiğimde Bay Rucastle beni burada karşıladı ve atlı arabasıyla Bakır Kayınlar'a götürdü. Söylediği gibi güzel bir yerde, ama kendisi güzel değil; badanalı, ama rutubetten ve kötü havadan her yanı lekelenmiş, çizgi çizgi olmuş, büyük, kare bir yapı. Çevresinde arazi var; üç yanında koru, dördüncü yanında ise ön kapının yaklaşık yüz yarda ötesinden kıvrılarak geçen Southampton anayoluna doğru inen bir tarla. Öndeki bu arazi eve ait, ama çevredeki bütün korular Lord Southerton'ın av korusunun parçası. Salon kapısının hemen önündeki bir öbek bakır kayın ağacı, yere adını vermiş.

“Beni her zamanki kadar hoş sohbet olan işverenim arabayla götürdü ve o akşam karısıyla çocuğa tanıştırdı. Baker Street'teki odalarınızda bize muhtemel görünen tahminde hiçbir gerçek payı yoktu, Bay Holmes. Bayan Rucastle deli değil. Onu sessiz, solgun yüzlü, kocasından çok daha genç bir kadın olarak buldum; sanırım otuzundan fazla değil, oysa kocası kırk beşten aşağı olamaz. Konuşmalarından, yaklaşık yedi yıldır evli olduklarını, adamın dul olduğunu ve ilk karısından tek çocuğunun Philadelphia'ya gitmiş olan kızı olduğunu anladım. Bay Rucastle bana özel olarak, kızın onları bırakıp gitmesinin nedeninin üvey annesine karşı duyduğu yersiz bir tiksinti olduğunu söyledi. Kız yirmi yaşından küçük olamayacağına göre, babasının genç karısının yanında durumunun rahatsız olmuş olması gerektiğini pekâlâ tahmin edebiliyorum.

“Bayan Rucastle bana yüzü gibi zihni de renksiz biri gibi göründü. Bende ne olumlu ne de olumsuz bir izlenim bıraktı. Silik biriydi. Hem kocasına hem de küçük oğluna tutkuyla bağlı olduğunu görmek kolaydı. Açık gri gözleri durmadan birinden ötekine kayıyor, her küçük isteklerini fark ediyor ve mümkünse onları önceden karşılıyordu. Adam da ona kendi kaba saba, gürültücü tarzında iyi davranıyordu ve genel olarak mutlu bir çift gibi görünüyorlardı. Yine de bu kadının gizli bir derdi vardı. Sık sık, yüzünde en hüzünlü ifadeyle derin düşüncelere dalıp gidiyordu. Onu birden çok kez ağlarken yakaladım. Bazen zihnine ağırlık verenin çocuğunun huyu olduğunu düşündüm, çünkü hayatımda bu kadar şımartılmış ve bu kadar huysuz küçük bir yaratıkla karşılaşmadım. Yaşına göre ufak tefek, başı ise vücuduna hiç orantılı olmayacak kadar büyük. Bütün hayatı vahşi öfke nöbetleriyle kasvetli surat asma aralıkları arasında gidip gelerek geçiyor gibi. Kendinden zayıf herhangi bir canlıya acı çektirmek onun tek eğlence anlayışı gibi görünüyor ve fareleri, küçük kuşları, böcekleri yakalamayı planlamakta oldukça dikkat çekici bir yetenek gösteriyor. Ama o yaratıktan söz etmemeyi yeğlerim, Bay Holmes; hem zaten onun benim hikâyemle pek ilgisi yok.”

“Bütün ayrıntılar beni memnun eder,” dedi dostum, “size konuyla ilgili görünsünler ya da görünmesinler.”

“Önemli hiçbir şeyi atlamamaya çalışacağım. Evle ilgili hemen dikkatimi çeken tek tatsız şey, hizmetkârların görünüşü ve davranışlarıydı. Yalnızca iki kişiler, bir adamla karısı. Toller, çünkü adı bu, kaba, hantal, saçı sakalı kırlaşmış ve üzerinden içki kokusu hiç eksik olmayan bir adam. Ben onların yanına geldiğimden beri iki kez körkütük sarhoş oldu, ama Bay Rucastle bunu hiç fark etmemiş gibiydi. Karısı çok uzun boylu, güçlü, ekşi suratlı bir kadın; Bayan Rucastle kadar sessiz ve ondan çok daha az sevimli. Son derece tatsız bir çift, ama neyse ki zamanımın çoğunu, binanın bir köşesinde yan yana bulunan çocuk odasında ve kendi odamda geçiriyorum.

“Bakır Kayınlar'a gelişimden sonraki iki gün hayatım çok sakin geçti; üçüncü gün, Bayan Rucastle kahvaltıdan hemen sonra aşağı indi ve kocasının kulağına bir şey fısıldadı.

“‘Ah, evet,’ dedi adam bana dönerek, ‘kaprislerimize saçınızı kestirecek kadar uyduğunuz için size çok minnettarız, Bayan Hunter. Sizi temin ederim, bu görünüşünüzden zerre kadar bir şey eksiltmedi. Şimdi de elektrik mavisi elbisenin size nasıl yakışacağını göreceğiz. Onu odanızda yatağın üzerine serilmiş bulacaksınız; giyme lütfunda bulunursanız ikimiz de son derece minnettar kalırız.’

“Beni bekleyen elbise tuhaf bir mavi tonundaydı. Mükemmel bir kumaştandı, bir tür bej yünlü, ama daha önce giyilmiş olduğuna dair şaşmaz izler taşıyordu. Ölçüm alınarak dikilseydi bundan daha iyi oturamazdı. Bay ve Bayan Rucastle, elbisenin görünüşüne, şiddeti bakımından epey abartılı görünen bir sevinç gösterdiler. Beni, evin bütün ön cephesi boyunca uzanan, yere kadar inen üç uzun penceresi olan çok büyük bir oda olan salonda bekliyorlardı. Ortadaki pencerenin dibine, arkası pencereye dönük bir sandalye konmuştu. Bu sandalyeye oturmam istendi, sonra Bay Rucastle, odanın öbür yanında bir aşağı bir yukarı yürüyerek bana hayatımda dinlediğim en komik hikâyelerden bir dizi anlatmaya başladı. Ne kadar komik olduğunu tahmin edemezsiniz; bitap düşene kadar güldüm. Ne var ki besbelli hiç mizah duygusu olmayan Bayan Rucastle bir kez bile gülümsemedi; elleri kucağında, yüzünde hüzünlü, kaygılı bir ifadeyle oturdu. Bir saat kadar sonra Bay Rucastle birdenbire günün görevlerine başlama zamanının geldiğini, elbisemi değiştirip çocuk odasındaki küçük Edward'ın yanına gidebileceğimi söyledi.

“İki gün sonra aynı gösteri tıpatıp aynı koşullar altında tekrarlandı. Yine elbisemi değiştirdim, yine pencerenin önüne oturdum ve yine işverenimin muazzam bir dağarcığa sahip olduğu ve taklit edilemez bir biçimde anlattığı komik hikâyelere candan güldüm. Sonra elime sarı kapaklı bir roman verdi ve kendi gölgem sayfaya düşmesin diye sandalyemi biraz yana çekerek ona yüksek sesle okumamı rica etti. Bir bölümün ortasından başlayarak on dakika kadar okudum, sonra birdenbire, bir cümlenin ortasında, okumayı bırakıp elbisemi değiştirmemi emretti.

“Bu olağanüstü gösterinin anlamının ne olabileceğini ne kadar merak ettiğimi kolayca tahmin edebilirsiniz, Bay Holmes. Yüzümü pencereden öte yana çevirmeye hep çok dikkat ettiklerini gözlemledim; böylece arkamda neler olup bittiğini görme arzusuyla yanıp tutuşmaya başladım. İlk başta imkânsız gibi göründü, ama çok geçmeden bir yol buldum. El aynam kırılmıştı; aklıma parlak bir fikir geldi ve camın bir parçasını mendilimin içine sakladım. Bir sonraki sefer, kahkahalarımın ortasında mendilimi gözlerime götürdüm ve biraz beceriyle arkamdaki her şeyi görebildim. İtiraf edeyim ki hayal kırıklığına uğradım. Hiçbir şey yoktu. En azından ilk izlenimim buydu. Ama ikinci bakışta Southampton Yolu'nda duran bir adam olduğunu fark ettim; gri takım elbiseli, sakallı, ufak tefek bir adamdı ve benim tarafıma bakıyor gibiydi. Yol önemli bir anayoldur ve orada genellikle insanlar olur. Ne var ki bu adam, tarlamızı çevreleyen parmaklıklara yaslanmış, dikkatle yukarı bakıyordu. Mendilimi indirip Bayan Rucastle'a bir göz attım ve gözlerini son derece araştırıcı bir bakışla bana dikmiş olduğunu gördüm. Hiçbir şey söylemedi, ama elimde bir ayna olduğunu ve arkamda olanı gördüğümü sezdiğinden eminim. Hemen ayağa kalktı.

“‘Jephro,’ dedi, ‘şu yolda Bayan Hunter'a doğru bakıp duran küstah bir herif var.’

“‘Tanıdığınız biri değil, değil mi, Bayan Hunter?’ diye sordu adam.

“‘Hayır, bu yörede kimseyi tanımıyorum.’

“‘Vay canına! Ne büyük küstahlık! Lütfen arkanızı dönün ve ona gitmesini işaret edin.’

“‘Hiç aldırmamak daha iyi olmaz mı?’

“‘Hayır, hayır, o zaman hep burada dolanıp durur. Lütfen arkanızı dönün ve elinizle onu böyle kovun.’

“Bana söyleneni yaptım ve aynı anda Bayan Rucastle perdeyi indirdi. Bu bir hafta önceydi; o zamandan beri ne yeniden pencerenin önüne oturdum, ne mavi elbiseyi giydim, ne de yoldaki adamı gördüm.”

“Lütfen devam edin,” dedi Holmes. “Anlattıklarınız son derece ilginç olmaya aday.”

“Korkarım biraz kopuk bulacaksınız; sözünü ettiğim farklı olaylar arasında pek az bağlantı çıkabilir. Bakır Kayınlar'daki ilk günümde Bay Rucastle beni mutfak kapısının yakınındaki küçük bir müştemilata götürdü. Oraya yaklaşırken bir zincirin keskin şakırtısını ve iri bir hayvanın kıpırdanmasına benzer bir ses duydum.

“‘Şuradan içeri bakın!’ dedi Bay Rucastle, bana iki tahta arasındaki bir yarığı göstererek. ‘Güzel değil mi?’

“Aralıktan baktım ve parlayan iki gözün, karanlıkta büzülmüş belli belirsiz bir karaltının farkına vardım.

“‘Korkmayın,’ dedi işverenim, irkilişime gülerek. ‘Bu yalnızca Carlo, benim mastifim. Benim diyorum, ama aslında onunla baş edebilen tek kişi seyisim yaşlı Toller. Onu günde bir kez besliyoruz, o da fazla değil; böylece her zaman hardal gibi keskin, azgın durur. Toller onu her gece salıverir; dişlerini geçirdiği izinsiz girenin Allah yardımcısı olsun. Tanrı aşkına, ne bahaneyle olursa olsun, geceleri sakın eşikten dışarı adım atmayın, yoksa canınızdan olursunuz.’

“Uyarı boş değildi, çünkü iki gece sonra sabaha karşı saat ikide yatak odamın penceresinden dışarı bakıyordum. Güzel, mehtaplı bir geceydi; evin önündeki çimenlik gümüş rengine bürünmüş, neredeyse gündüz kadar aydınlıktı. Manzaranın huzurlu güzelliğine dalmış duruyordum ki bakır kayınların gölgesinde bir şeyin kıpırdadığını fark ettim. Ay ışığına çıkınca ne olduğunu gördüm. Bir buzağı kadar iri, sarımsı kahverengi, sarkık gıdıklı, siyah burunlu, kocaman kemikleri dışarı fırlamış dev bir köpekti. Çimenliği ağır ağır geçti ve öbür yandaki gölgede kayboldu. O korkunç nöbetçi yüreğime, hiçbir hırsızın veremeyeceğini düşündüğüm bir ürperti saldı.

“Şimdi size çok tuhaf bir deneyimimi anlatacağım. Bildiğiniz gibi saçımı Londra'da kestirmiştim ve onu büyük bir büklüm hâlinde sandığımın dibine koymuştum. Bir akşam, çocuk yattıktan sonra, odamdaki eşyaları inceleyip kendi ufak tefek eşyalarımı yeniden yerleştirerek oyalanmaya başladım. Odada eski bir çekmeceli dolap vardı; üstteki iki çekmece boş ve açıktı, alttaki ise kilitliydi. İlk ikisini çamaşırlarımla doldurmuştum ve daha yerleştirecek çok eşyam olduğundan üçüncü çekmeceyi kullanamamak doğal olarak canımı sıkıyordu. Sadece bir dalgınlık sonucu kilitlenmiş olabileceği aklıma geldi; anahtar demetimi çıkarıp açmayı denedim. Daha ilk anahtar kusursuzca uydu ve çekmeceyi çekip açtım. İçinde tek bir şey vardı, ama ne olduğunu asla tahmin edemeyeceğinizden eminim. Benim saç büklümümdü.

“Onu alıp inceledim. Aynı tuhaf renkteydi, aynı kalınlıktaydı. Ama sonra işin imkânsızlığı gözüme battı. Benim saçım nasıl olur da çekmecede kilitli durabilirdi? Titreyen ellerle sandığımı açtım, içindekileri boşalttım ve dibinden kendi saçımı çıkardım. İki örgüyü yan yana koydum ve sizi temin ederim ki tıpatıp aynıydılar. Olağanüstü değil mi? Ne kadar kafa yorsam da bunun ne anlama geldiğini bir türlü çözemedim. Tuhaf saçı çekmeceye geri koydum ve Rucastle'lara bu konuda hiçbir şey söylemedim, çünkü onların kilitlediği bir çekmeceyi açarak haksız duruma düştüğümü hissediyordum.

“Fark etmişsinizdir, Bay Holmes, yaradılıştan dikkatli biriyimdir ve çok geçmeden bütün evin oldukça iyi bir planını kafamda çıkarmıştım. Ancak bir kanat vardı ki hiç oturulmuyormuş gibi görünüyordu. Toller'ların odalarına açılan kapının karşısındaki bir kapı bu dairelere açılıyordu, ama her zaman kilitliydi. Ne var ki bir gün merdivenden çıkarken, Bay Rucastle'ın elinde anahtarlarıyla bu kapıdan çıktığını gördüm; yüzünde onu alışık olduğum o toparlak, neşeli adamdan çok farklı biri yapan bir ifade vardı. Yanakları kıpkırmızıydı, alnı öfkeden kırış kırış olmuştu ve şakaklarındaki damarlar hiddetten kabarmıştı. Kapıyı kilitledi ve tek söz etmeden, yüzüme bile bakmadan telaşla yanımdan geçip gitti.

“Bu merakımı uyandırdı; bu yüzden bakımımdaki çocukla arazide yürüyüşe çıktığımda, evin bu kısmının pencerelerini görebileceğim tarafa doğru dolandım. Bir sıra hâlinde dört pencere vardı; üçü sadece kirliydi, dördüncüsünün ise kepenkleri kapalıydı. Hepsinin terk edilmiş olduğu belliydi. Ben bir aşağı bir yukarı dolaşıp ara sıra onlara göz atarken Bay Rucastle her zamanki kadar neşeli ve güler yüzlü bir hâlde yanıma geldi.

“‘Ah!’ dedi, ‘yanınızdan tek söz etmeden geçtiysem beni kaba sanmamalısınız, sevgili küçükhanım. Kafam iş meseleleriyle meşguldü.’

“Ona gücenmediğimi söyledim. ‘Aklıma gelmişken,’ dedim, ‘yukarıda epeyce boş odanız var gibi, birinin de kepenkleri kapalı.’

“Sözüme şaşırmış ve bana öyle geldi ki biraz da irkilmiş göründü.

“‘Fotoğrafçılık hobilerimden biridir,’ dedi. ‘Karanlık odamı oraya kurdum. Ama vay canına! ne kadar dikkatli bir genç hanıma rastlamışız. Kim inanırdı? Kim inanırdı buna?’ Şakacı bir tonla konuşuyordu, ama bana bakan gözlerinde hiç şaka yoktu. Orada şüphe ve öfke okudum, ama şaka değil.

“İşte, Bay Holmes, o odalarla ilgili bilmemem gereken bir şey olduğunu anladığım andan itibaren oraları gezmek için yanıp tutuşmaya başladım. Bu sadece merak değildi, gerçi bende de ondan payıma düşeni var. Daha çok bir görev duygusuydu; bu yere sızmamın bir yararı olabileceği duygusu. Kadın sezgisinden söz ederler; belki de bu duyguyu bana veren kadın sezgisiydi. Her ne olursa olsun, bu duygu vardı ve yasak kapıdan geçmek için bir fırsat kollayıp duruyordum.

“Fırsat ancak dün geldi. Şunu söyleyebilirim ki, Bay Rucastle'ın yanı sıra hem Toller hem de karısı bu terk edilmiş odalarda yapacak bir şeyler buluyorlar; bir keresinde adamın büyük, siyah bir keten torbayla kapıdan geçtiğini gördüm. Son zamanlarda çok içiyor ve dün akşam körkütük sarhoştu; yukarı çıktığımda anahtar kapının üzerindeydi. Onu orada onun bıraktığından hiç şüphem yok. Bay ve Bayan Rucastle ikisi de aşağıdaydı, çocuk da onlarla birlikteydi; böylece eşsiz bir fırsat elime geçmişti. Anahtarı kilitte yavaşça çevirdim, kapıyı açtım ve içeri süzüldüm.

“Önümde, duvar kâğıdı da halısı da olmayan, öbür ucunda dik açıyla dönen küçük bir koridor vardı. Bu köşenin ardında bir sıra hâlinde üç kapı vardı; birincisiyle üçüncüsü açıktı. Her biri tozlu ve kasvetli, boş bir odaya açılıyordu; birinde iki, ötekinde bir pencere vardı ve pencereler öyle kir tutmuştu ki akşam ışığı içlerinden ancak soluk soluk süzülüyordu. Ortadaki kapı kapalıydı ve dışından bir demir karyolanın geniş parmaklıklarından biri çaprazlama tutturulmuştu; bir ucu duvardaki bir halkaya asma kilitle bağlanmış, öbür ucu kalın bir iple sımsıkı bağlanmıştı. Kapının kendisi de kilitliydi ve anahtar yerinde değildi. Bu barikat kurulmuş kapı, dışarıdaki kepenkli pencereye açıkça denk düşüyordu; yine de altından sızan ışıktan odanın karanlık olmadığını görebiliyordum. Besbelli yukarıdan ışık alan bir tavan penceresi vardı. Koridorda durmuş o uğursuz kapıya bakarken ve ardında nasıl bir sır saklıyor olabileceğini merak ederken, birden odanın içinden ayak sesleri duydum ve kapının altından sızan loş ışık çizgisinin önünden bir gölgenin ileri geri geçtiğini gördüm. Bunu görünce içimde çılgınca, akılsızca bir dehşet kabardı, Bay Holmes. Aşırı gerilmiş sinirlerim birden beni yüzüstü bıraktı; dönüp kaçtım, sanki korkunç bir el arkamdan eteğime yapışıyormuş gibi kaçtım. Koridor boyunca koştum, kapıdan geçtim ve dışarıda bekleyen Bay Rucastle'ın kollarına doğruca atıldım.

“‘Demek,’ dedi gülümseyerek, ‘sizmişsiniz. Kapıyı açık görünce öyle olması gerektiğini düşünmüştüm.’

“‘Ah, öyle korktum ki!’ diye soluk soluğa konuştum.

“‘Sevgili küçükhanım! sevgili küçükhanım!’ —tavrının ne kadar okşayıcı ve yatıştırıcı olduğunu düşünemezsiniz— ‘sizi korkutan ne, sevgili küçükhanım?’

“Ama sesi biraz fazla tatlı diliydi. Abartıyordu. Ona karşı son derece tetikteydim.

“‘Boş kanada girecek kadar akılsızlık ettim,’ diye cevap verdim. ‘Ama bu loş ışıkta orası öyle ıssız ve ürkütücü ki korktum ve yeniden dışarı koştum. Ah, orası öyle korkunç derecede sessiz ki!’

“‘Sadece bu mu?’ dedi, bana keskin keskin bakarak.

“‘Neden, siz ne sandınız?’ diye sordum.

“‘Sizce bu kapıyı neden kilitliyorum?’

“‘Emin olun bilmiyorum.’

“‘Orada işi olmayan insanları uzak tutmak için. Anlıyor musunuz?’ Hâlâ son derece sevimli bir biçimde gülümsüyordu.

“‘Eminim bilseydim—’

“‘Eh, o hâlde artık biliyorsunuz. Ve bir daha o eşikten içeri adım atarsanız’ —burada gülümseme bir anda öfkeli bir sırıtışa dönüşerek katılaştı ve bir iblisin yüzüyle bana yukarıdan dik dik baktı— ‘sizi mastife atarım.’

“Öyle dehşete düşmüştüm ki ne yaptığımı bilmiyorum. Sanırım yanından koşarak odama kaçmış olmalıyım. Kendimi yatağımda baştan aşağı titreyerek yatarken bulana dek hiçbir şey hatırlamıyorum. Sonra aklıma siz geldiniz, Bay Holmes. Biraz öğüt almadan orada daha fazla yaşayamazdım. Evden, adamdan, kadından, hizmetkârlardan, hatta çocuktan korkuyordum. Hepsi bana korkunç geliyordu. Sizi buraya getirebilsem her şey yoluna girecekti. Elbette evden kaçabilirdim, ama merakım neredeyse korkularım kadar güçlüydü. Kararımı çabucak verdim. Size bir telgraf çekecektim. Şapkamı giyip pelerinimi aldım, evden yaklaşık yarım mil uzaktaki postaneye gittim ve çok daha rahatlamış olarak geri döndüm. Kapıya yaklaşırken köpeğin serbest olabileceğine dair korkunç bir kuşku aklıma düştü, ama Toller'ın o akşam kendinden geçecek kadar içtiğini hatırladım; ev halkı arasında o vahşi yaratık üzerinde sözü geçen ya da onu salıvermeye cesaret edebilecek tek kişinin o olduğunu biliyordum. Güvenle içeri süzüldüm ve sizi göreceğim düşüncesinin sevinciyle gecenin yarısını uyanık geçirdim. Bu sabah Winchester'a gelmek için izin almakta hiç zorlanmadım, ama saat üçten önce dönmeliyim, çünkü Bay ve Bayan Rucastle bir ziyarete gidiyorlar ve bütün akşam dışarıda olacaklar; bu yüzden çocuğa ben bakmalıyım. İşte size bütün başımdan geçenleri anlattım, Bay Holmes; bütün bunların ne anlama geldiğini ve hepsinden önemlisi ne yapmam gerektiğini söyleyebilirseniz çok sevinirim.”

Holmes'la ben bu olağanüstü hikâyeyi büyülenmiş gibi dinlemiştik. Dostum şimdi ayağa kalktı ve elleri ceplerinde, yüzünde son derece derin bir ciddiyet ifadesiyle odada bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başladı.

“Toller hâlâ sarhoş mu?” diye sordu.

“Evet. Karısının Bayan Rucastle'a onunla baş edemediğini söylediğini duydum.”

“Bu iyi. Rucastle'lar bu gece dışarı çıkıyorlar, öyle mi?”

“Evet.”

“Sağlam kilitli bir mahzen var mı?”

“Evet, şarap mahzeni.”

“Bana kalırsa bu işin başından beri çok cesur ve akıllı bir kız gibi davrandınız, Bayan Hunter. Bir yiğitlik daha gösterebileceğinizi düşünüyor musunuz? Sizi gerçekten olağanüstü bir kadın saymasaydım bunu sizden istemezdim.”

“Deneyeceğim. Nedir?”

“Dostumla ben saat yedide Bakır Kayınlar'da olacağız. O saate kadar Rucastle'lar gitmiş olacak, Toller da umarız ki kendinde olmayacak. Geriye alarm verebilecek bir tek Bayan Toller kalıyor. Onu bir işle mahzene gönderip üzerine kapıyı kilitleyebilirseniz işleri son derece kolaylaştırmış olursunuz.”

“Yaparım.”

“Mükemmel! O zaman meseleyi etraflıca inceleriz. Elbette makul tek bir açıklama var. Oraya birinin yerine geçmeniz için getirildiniz ve asıl kişi o odada hapsedilmiş durumda. Bu apaçık. Bu tutsağın kim olduğuna gelince, onun, yanılmıyorsam, Amerika'ya gittiği söylenen kız, Bayan Alice Rucastle olduğundan hiç şüphem yok. Kuşkusuz boy, endam ve saç rengi bakımından ona benzediğiniz için seçildiniz. Onun saçları, büyük olasılıkla geçirdiği bir hastalık sırasında kesilmişti; bu yüzden elbette sizinkilerin de feda edilmesi gerekiyordu. Tuhaf bir rastlantıyla onun saç örgülerine rastladınız. Yoldaki adam hiç kuşkusuz onun bir dostuydu, belki de nişanlısı; kızın elbisesini giydiğiniz ve ona çok benzediğiniz için, sizi her gördüğünde kahkahalarınızdan, sonra da el hareketinizden, Bayan Rucastle'ın son derece mutlu olduğuna ve artık onun ilgisini istemediğine inandığından şüphe yok. Köpek, adamın kızla iletişim kurmaya çalışmasını önlemek için geceleri salıveriliyor. Buraya kadarı oldukça açık. Olayın en ciddi noktası çocuğun huyu.”

“Bunun konuyla ne ilgisi var, Allah aşkına?” diye bağırdım.

“Sevgili Watson, siz bir hekim olarak ana babayı inceleyerek bir çocuğun eğilimleri hakkında sürekli bilgi ediniyorsunuz. Bunun tersinin de aynı ölçüde geçerli olduğunu görmüyor musunuz? Ana babaların karakterine dair ilk gerçek kavrayışı çoğu zaman çocuklarını inceleyerek edindim. Bu çocuğun huyu anormal derecede zalim, sırf zalimlik olsun diye zalim; bunu, benim tahmin ettiğim gibi gülümseyen babasından mı yoksa annesinden mi aldığı bir yana, onların elindeki zavallı kız için kötüye işaret.”

“Haklı olduğunuzdan eminim, Bay Holmes,” diye haykırdı müşterimiz. “Aklıma gelen binlerce şey, doğruyu bulduğunuzdan beni emin kılıyor. Ah, bu zavallı yaratığa yardım götürmek için bir an bile kaybetmeyelim.”

“Temkinli olmalıyız, çünkü çok kurnaz bir adamla uğraşıyoruz. Saat yediye kadar hiçbir şey yapamayız. O saatte yanınızda olacağız ve esrarı çözmemiz uzun sürmeyecek.”

Sözümüzü tuttuk, çünkü arabamızı yol kenarındaki bir meyhaneye bırakıp Bakır Kayınlar'a vardığımızda saat tam yediydi. Batan güneşin ışığında koyu yaprakları cilalanmış maden gibi parıldayan ağaç öbeği, Bayan Hunter kapı eşiğinde gülümseyerek durmasaydı bile evi belirlemeye yeterdi.

“Başardınız mı?” diye sordu Holmes.

Aşağıda bir yerden yüksek bir güm güm sesi geliyordu. “Bu mahzendeki Bayan Toller,” dedi genç kadın. “Kocası mutfaktaki kilimin üzerinde horlayarak yatıyor. İşte Bay Rucastle'ınkilerin kopyası olan anahtarları.”

“Gerçekten çok iyi iş çıkardınız!” diye haykırdı Holmes coşkuyla. “Şimdi yolu gösterin, bu kara işin sonunu yakında göreceğiz.”

Merdivenden çıktık, kapının kilidini açtık, bir koridor boyunca ilerledik ve kendimizi Bayan Hunter'ın anlattığı barikatın önünde bulduk. Holmes ipi kesti ve çapraz demiri çıkardı. Sonra çeşitli anahtarları kilitte denedi, ama başaramadı. İçeriden hiçbir ses gelmiyordu ve bu sessizlik karşısında Holmes'un yüzü karardı.

“Umarım çok geç kalmamışızdır,” dedi. “Sanırım, Bayan Hunter, sizsiz girsek daha iyi olacak. Haydi, Watson, omzunuzu dayayın da içeri girip giremeyeceğimizi görelim.”

Eski, çürük bir kapıydı ve birleşik gücümüz karşısında hemen yerinden çıktı. Birlikte odaya daldık. Oda boştu. Küçük bir yer yatağı, ufak bir masa ve bir sepet dolusu çamaşırdan başka eşya yoktu. Yukarıdaki tavan penceresi açıktı ve tutsak gitmişti.

“Burada bir alçaklık dönmüş,” dedi Holmes; “bizim güzel beyimiz Bayan Hunter'ın niyetini sezmiş ve kurbanını kaçırmış.”

“Ama nasıl?”

“Tavan penceresinden. Nasıl başardığını birazdan göreceğiz.” Kendini çekip dama çıktı. “Ah, evet,” diye bağırdı, “işte saçağa dayanmış uzun, hafif bir merdivenin ucu. Bunu böyle yapmış.”

“Ama bu imkânsız,” dedi Bayan Hunter; “Rucastle'lar giderken merdiven orada değildi.”

“Geri gelip yapmış. Size söylüyorum, zeki ve tehlikeli bir adam. Şu anda merdivende ayak seslerini duyduğum kişi o olsa pek şaşırmazdım. Sanırım, Watson, tabancanızı hazır tutsanız iyi olur.”

Sözler ağzından daha yeni çıkmıştı ki odanın kapısında elinde kalın bir sopayla çok şişman, iri yarı bir adam belirdi. Bayan Hunter onu görünce çığlık atıp duvara doğru büzüldü, ama Sherlock Holmes ileri atılıp onun karşısına dikildi.

“Seni alçak!” dedi, “kızın nerede?”

Şişman adam gözlerini çevresinde gezdirdi, sonra açık tavan penceresine dikti.

“Bunu size sormak bana düşer,” diye çığlık attı, “sizi hırsızlar! Casuslar, hırsızlar! Sizi yakaladım, değil mi? Elimdesiniz. Ben size gösteririm!” Dönüp olanca hızıyla merdivenlerden gürültüyle indi.

“Köpeği getirmeye gitti!” diye haykırdı Bayan Hunter.

“Tabancam yanımda,” dedim.

“Ön kapıyı kapatsak iyi olur,” diye bağırdı Holmes ve hep birlikte merdivenlerden aşağı koştuk. Daha salona varmıştık ki bir köpeğin uluduğunu, ardından da dinlemesi korkunç, dehşet verici bir parçalama sesiyle birlikte bir acı çığlığını duyduk. Kırmızı yüzlü, elleri ayakları titreyen yaşlı bir adam yan kapıdan sendeleyerek çıktı.

“Aman Tanrım!” diye haykırdı. “Biri köpeği salıvermiş. İki gündür yem yemedi. Çabuk, çabuk, yoksa çok geç olacak!”

Holmes'la ben dışarı fırladık ve evin köşesini döndük; Toller da telaşla arkamızdan geliyordu. İşte oradaydı o dev, aç hayvan; siyah burnunu Rucastle'ın gırtlağına gömmüştü, adam ise yerde kıvranıp çığlıklar atıyordu. Koşarak yaklaştım ve hayvanın beynini dağıttım; keskin beyaz dişleri hâlâ adamın boynundaki kalın kıvrımlara gömülü olarak yana devrildi. Büyük bir güçlükle onları ayırdık ve adamı, canlı ama korkunç biçimde parçalanmış hâlde eve taşıdık. Onu salondaki kanepeye yatırdık ve ayılmış olan Toller'ı haberi karısına iletmesi için gönderdikten sonra acısını dindirmek için elimden geleni yaptım. Hepimiz onun çevresine toplanmıştık ki kapı açıldı ve uzun boylu, sıska bir kadın odaya girdi.

“Bayan Toller!” diye haykırdı Bayan Hunter.

“Evet, küçükhanım. Bay Rucastle döndüğünde, sizin yanınıza çıkmadan önce beni dışarı çıkardı. Ah, küçükhanım, ne planladığınızı bana haber vermemeniz yazık oldu, yoksa size boşuna uğraştığınızı söylerdim.”

“Ha!” dedi Holmes, ona keskin bir bakışla bakarak. “Belli ki Bayan Toller bu mesele hakkında herkesten fazlasını biliyor.”

“Evet, efendim, biliyorum ve bildiklerimi anlatmaya da hazırım.”

“Öyleyse lütfen oturun da dinleyelim, çünkü itiraf etmeliyim ki hâlâ karanlıkta kaldığım birkaç nokta var.”

“Size hemen açıklarım,” dedi kadın; “mahzenden çıkabilseydim çoktan açıklardım zaten. Bu iş yüzünden mahkemelik bir durum olursa, size dostluk edenin ben olduğumu, Bayan Alice'in de dostu olduğumu unutmazsınız.

“Babası yeniden evlendiğinden beri evde hiç mutlu olmadı Bayan Alice, hiç olmadı. Hor görülürdü sanki, hiçbir şeyde sözü geçmezdi, ama Bay Fowler'la bir dostunun evinde tanışana kadar durumu pek de kötü sayılmazdı. Öğrenebildiğim kadarıyla Bayan Alice'in vasiyetle kendisine kalmış hakları vardı, ama öyle sessiz, öyle sabırlıydı ki bunlar hakkında tek söz etmedi, her şeyi Bay Rucastle'ın eline bıraktı. Adam onunla güvende olduğunu biliyordu; ama ortaya yasanın vereceği her şeyi isteyecek bir koca çıkma ihtimali belirince, babası buna bir son vermenin zamanı geldiğini düşündü. Kızın bir kâğıt imzalamasını istedi; böylece kız evlense de evlenmese de onun parasını kullanabilecekti. Kız imzalamayınca, beyin hummasına yakalanana kadar onun başının etini yedi; kız altı hafta ölümün kapısında kaldı. Sonunda iyileşti, ama erimiş, gölgeye dönmüştü ve o güzel saçları kesilmişti; ama bu, delikanlısında hiçbir şey değiştirmedi, bir erkek ne kadar vefalı olabilirse o da kıza öyle bağlı kaldı.”

“Ah,” dedi Holmes, “sanırım bize anlatma lütfunda bulunduklarınız meseleyi oldukça aydınlatıyor ve geri kalan her şeyi çıkarsayabilirim. Sanırım Bay Rucastle bunun üzerine bu hapsetme yöntemine başvurdu?”

“Evet, efendim.”

“Ve Bay Fowler'ın tatsız ısrarından kurtulmak için Bayan Hunter'ı Londra'dan buraya getirdi.”

“Öyleydi, efendim.”

“Ama Bay Fowler, iyi bir denizciye yakışır biçimde azimli bir adam olduğundan evi kuşattı ve sizinle karşılaşınca, madenî ya da başka türden bazı kanıtlarla çıkarlarınızın onunkilerle aynı olduğuna sizi inandırmayı başardı.”

“Bay Fowler çok tatlı dilli, eli açık bir beyefendiydi,” dedi Bayan Toller sakin sakin.

“Ve bu yolla sizin iyi kocanızın içkiye hiç sıkıntı çekmemesini ve efendiniz dışarı çıktığı anda bir merdivenin hazır olmasını sağladı.”

“Tam olduğu gibi anlattınız, efendim.”

“Size bir özür borçlu olduğumuzdan eminim, Bayan Toller,” dedi Holmes, “çünkü kafamızı karıştıran her şeyi kuşkusuz aydınlattınız. İşte köyün cerrahı ve Bayan Rucastle da geliyorlar; bu yüzden, Watson, sanırım en iyisi Bayan Hunter'a Winchester'a kadar eşlik etmemiz, çünkü bana öyle geliyor ki buradaki locus standi'miz artık epey tartışmalı.”

Ve böylece kapısının önünde bakır kayınlar bulunan o uğursuz evin esrarı çözüldü. Bay Rucastle hayatta kaldı, ama hep yıkılmış bir adam olarak, yalnızca kendini ona adamış karısının bakımı sayesinde yaşayıp gitti. Hâlâ eski hizmetkârlarıyla birlikte yaşıyorlar; bunlar muhtemelen Rucastle'ın geçmişi hakkında öyle çok şey biliyorlar ki adam onlardan ayrılmayı güç buluyor. Bay Fowler ile Bayan Rucastle kaçışlarının ertesi günü Southampton'da özel izinle evlendiler; Bay Fowler şimdi Mauritius adasında bir devlet görevinde bulunuyor. Bayan Violet Hunter'a gelince, dostum Holmes, beni biraz hayal kırıklığına uğratarak, genç kadın sorunlarından birinin merkezi olmaktan çıkar çıkmaz ona artık hiçbir ilgi göstermedi; kendisi şimdi Walsall'da özel bir okulun müdiresi ve sanırım orada hatırı sayılır bir başarı elde etti.