
Evvel zaman içinde, hem de pek güzel bir zamanda, ama ne benim zamanımda ne senin zamanında ne de başka birinin zamanında, yaşlı bir adamla yaşlı bir kadın varmış; bir oğulları varmış, koca bir ormanda yaşarlarmış. Oğulları ömründe başka hiç insan görmemişti, ama dünyada kendi anasıyla babasından başka insanlar da olduğunu biliyordu, çünkü bir sürü kitabı vardı ve her gün onlar hakkında okurdu. Güzel genç kadınları okudukça onlardan birkaçını görmek için deli divane olurdu; nihayet bir gün, babası odun kesmeye gitmişken, anasına başka bir memlekete gidip ekmeğini aramak, kendi ikisinden başka insanlar da görmek istediğini söyledi. Dedi ki: “Burada etrafımda koca ağaçlardan başka hiçbir şey görmüyorum; burada kalırsam belki daha bir şey göremeden aklımı oynatırım.” Delikanlıyla zavallı yaşlı anası arasında bu konuşma geçerken babası hep dışarıdaydı.
Yaşlı kadın, oğlu yola çıkmadan ona şöyle demeye başlar: “Peki, peki, zavallı oğlum, gitmek istiyorsan gitmen daha iyi, Allah yardımcın olsun.”--(Yaşlı kadın bunu söylerken iyilik düşünmüştü.)--“Ama gitmeden biraz dur. Hangisini istersin, sana küçük bir çörek yapıp hayır dua mı edeyim, yoksa büyük bir çörek yapıp beddua mı?” “Aman, aman!” dedi oğlan, “bana büyük çörek yap. Yolda belki acıkırım.” Yaşlı kadın büyük çöreği yaptı, evin damına çıktı ve oğlu gözden kaybolana kadar arkasından beddua etti.
Az sonra babasına rastlar, yaşlı adam ona der ki: “Nereye gidiyorsun, zavallı oğlum?” oğul da babasına, anasına anlattığı hikâyenin aynısını anlattı. “Peki,” der babası, “gittiğini gördüğüme üzülüyorum, ama gitmeye karar verdiysen gitmen daha iyi.”
Zavallı delikanlı daha çok uzaklaşmamıştı ki babası onu geri çağırdı; yaşlı adam cebinden altın bir enfiye kutusu çıkarıp ona dedi ki: “Al, bu küçük kutuyu cebine koy, sakın ölümüne yaklaşmadan açayım deme.” Zavallı Jack de yoluna koyuldu, yorulup acıkıncaya kadar yürüdü, çünkü bütün çöreğini yolda yemişti; bu arada gece bastırmıştı, önündeki yolu zor görüyordu. Çok ileride bir ışık gördü, ona doğru gitti, arka kapıyı bulup çaldı; sonunda hizmetçi kızlardan biri gelip ne istediğini sordu. Gecenin bastırdığını, yatacak bir yer aradığını söyledi. Hizmetçi kız onu ateşin başına çağırdı, bol bol yiyecek verdi, güzel et, ekmek, bira; o ateşin başında yemeğini yerken genç hanım onu görmeye geldi, onu pek sevdi, o da onu sevdi. Genç hanım koşup babasına arka mutfakta yakışıklı bir delikanlı olduğunu söyledi; bey hemen yanına geldi, onu sorguya çekti, ne iş yapabildiğini sordu. Jack, akılsız herif, her şeyi yapabileceğini söyledi. (Evde lazım olacak her türlü ufak tefek işi yapabileceğini kastediyordu.)
“Peki,” der bey ona, “her şeyi yapabiliyorsan, sabah saat sekizde konağımın önünde koca bir göl olacak, gölde de en büyük savaş gemilerinden birkaçı yüzecek, en büyük gemilerden biri kraliyet selamı atacak, son atış da küçük kızımın uyuduğu yatağın ayağını kıracak. Bunu yapamazsan canınla ödersin.”
“Olur,” dedi Jack; gidip yatağına yattı, sessizce dualarını etti, saat sekize yaklaşıncaya kadar uyudu; ne yapacağını düşünmeye neredeyse hiç vakti kalmamıştı ki birden babasının verdiği küçük altın kutuyu hatırladı. Kendi kendine dedi ki: “Eh, eh, ölüme hiç şimdiki kadar yaklaşmamıştım;” sonra cebini yokladı, küçük kutuyu çıkardı. Kutuyu açınca içinden üç küçük kırmızı adam zıplayıp çıktı ve Jack'e sordu: “Emrin nedir bize?” “Şey,” dedi Jack, “bu konağın önünde koca bir göl, gölde dünyanın en büyük savaş gemilerinden birkaçı olsun, en büyük gemilerden biri kraliyet selamı atsın, son atış da bu genç hanımın uyuduğu yatağın ayaklarından birini kırsın istiyorum.” “Olur,” dedi küçük adamlar; “sen uyu.”
Jack küçük adamlara ne yapacaklarını anlatan sözleri ağzından daha zor çıkarmıştı ki saat sekizi vurdu, derken en büyük savaş gemilerinden biri Güm, güm diye ateş etti; Jack yataktan fırlayıp pencereden baktı; inanın bana, ormanda anasıyla babasıyla o kadar uzun yaşadıktan sonra bu onun için görülecek harika bir manzaraydı.

Bu arada Jack giyindi, dualarını etti, gülerek aşağı indi; çünkü iş o kadar güzel yapıldı diye gururluydu, hem de nasıl. Bey yanına gelir, ona der ki: “Eh, delikanlı, doğrusu pek becerikliymişsin. Gel de kahvaltı et.” Bey ona der ki: “Şimdi yapman gereken iki iş daha var, ondan sonra kızımı sana veririm.” Jack kahvaltısını eder, genç hanımı da bir güzel süzer, genç hanım da onu.
Beyin ona verdiği öbür iş, sabah saat sekize kadar millerce çevredeki bütün koca ağaçları kesmekti; uzun lafın kısası, o da yapıldı, bey de pek memnun kaldı. Bey ona dedi ki: “Yapman gereken öbür iş”--(bu da son işti)--“bana on iki altın sütun üstünde duran koca bir şato getireceksin; alay alay askerler gelip talim yapacak. Saat sekizde komutan, ‘Omuz silah!’ diyecek.” “Olur,” dedi Jack; üçüncü ve son sabah gelince üçüncü büyük iş de bitmişti, genç kızla da evlendi. Ama ah, aman! daha kötüsü gelecek.

Bey şimdi büyük bir av partisi düzenler, çevredeki bütün beyleri hem ava hem de şatoyu görmeye çağırır. Bu arada Jack'in de onlarla gitmek için güzel bir atı ve al renkli bir kıyafeti vardır. O sabah uşağı, Jack ava gitmek için üstünü değiştirdikten sonra elbiselerini kaldırırken elini Jack'in yelek ceplerinden birine soktu ve zavallı Jack'in yanlışlıkla orada unuttuğu küçük altın enfiye kutusunu çıkardı. Adam küçük kutuyu açtı, üç küçük kırmızı adam zıplayıp çıktı ve ondan ne istediğini sordu. “Şey,” dedi uşak onlara, “bu şatonun buradan alınıp denizin çok ama çok ötesine götürülmesini istiyorum.” “Olur,” dedi küçük kırmızı adamlar ona; “sen de onunla gitmek ister misin?” “Evet,” dedi o. “Öyleyse bin,” dediler ona; ve koca denizin üstünden çok ama çok uzaklara gittiler.
Derken şanlı av partisi geri döner; on iki altın sütun üstündeki şato ortadan kaybolmuştur, daha önce görmemiş olan beyler de pek hayal kırıklığına uğrar. O zavallı akılsız Jack'i, beyleri öyle kandırdı diye güzel genç karısını elinden almakla tehdit ederler. Ama bey sonunda onunla anlaşır, şatoyu aramak için ona bir yıl bir gün süre verilir; o da iyi bir at ve cebinde parayla yola düşer.
Zavallı Jack kaybolan şatosunu aramaya çıkar, tepeler, dereler, vadiler, dağlar aşar, yünlü ormanlardan, koyun otlaklarından geçer, benim size anlatabileceğimden, anlatmaya niyet edeceğimden de öteye gider. Sonunda dünyadaki bütün küçük farelerin Kralı'nın yaşadığı yere varır. Saraya çıkan ön kapıda küçük farelerden biri nöbet tutuyordu, Jack'in içeri girmesine engel olmaya çalıştı. Jack küçük fareye sordu: “Kral nerede oturur? Onu görmek isterim.” Bu fare yeri göstersin diye yanına bir başkasını kattı; Kral onu görünce içeri çağırdı. Kral onu sorguya çekti, o yoldan nereye gittiğini sordu. Jack de ona bütün gerçeği anlattı: koca şatoyu kaybettiğini, onu aramaya gittiğini, bulmak için tam bir yıl bir gün süresi olduğunu söyledi. Jack ona şato hakkında bir şey bilip bilmediğini sordu; Kral da dedi ki: “Hayır, ama ben dünyadaki bütün küçük farelerin Kralıyım, sabah hepsini çağırırım, belki bir şey görmüşlerdir.”
Sonra Jack güzel bir yemek yedi, iyi bir yatakta yattı; sabah Kral'la birlikte tarlalara gittiler; Kral bütün fareleri topladı, altın sütunlar üstünde duran o koca güzel şatoyu görüp görmediklerini sordu. Bütün küçük fareler de, Hayır, hiçbirimiz görmedik, dediler. Yaşlı Kral ona iki kardeşi daha olduğunu söyledi: “Biri bütün kurbağaların Kralı; öbür kardeşim, en büyüğümüz, dünyadaki bütün kuşların Kralı. Oraya gidersen belki kaybolan şato hakkında bir şey biliyorlardır.” Kral ona dedi ki: “Dönene kadar atını burada bana bırak, altına en iyi atlarımdan birini al, bu çöreği de kardeşime ver; kimden aldığını o zaman anlar. Sakın ona iyi olduğumu, onu pek görmek istediğimi söylemeyi unutma.” Sonra Kral'la Jack el sıkıştılar.
Jack kapılardan geçerken küçük fare ona, kendisi de onunla gelsin mi diye sordu; Jack de ona dedi ki: “Hayır, sonra Kral'la başım derde girer.” Minik şey ona dedi ki: “Beni de yanına alsan senin için daha iyi olur; belki bir gün sen farkında olmadan sana bir iyiliğim dokunur.” “Atla öyleyse.” Küçük fare atın bacağından yukarı koştu, atı oynattı; Jack de fareyi cebine koydu.
Jack, Kral'a günaydın deyip nöbetteki küçük fareyi cebine koyduktan sonra yoluna koyuldu; öyle uzun bir yolu vardı ki, bu da daha ilk günüydü. Sonunda yeri buldu; orada da kurbağalardan biri omzunda tüfek nöbet tutuyordu, Jack'in içeri girmesine engel olmaya çalıştı; ama Jack Kral'ı görmek istediğini söyleyince geçmesine izin verdi; Jack de kapıya yürüdü. Kral dışarı çıktı, ne istediğini sordu; Jack de ona her şeyi baştan sona anlattı. “Peki, peki, gel içeri.” O gece güzelce ağırlanır; sabah Kral öyle tuhaf bir ses çıkardı ki dünyadaki bütün kurbağaları topladı. Onlara on iki altın sütun üstünde duran bir şato hakkında bir şey bilip bilmediklerini, görüp görmediklerini sordu; hepsi de tuhaf bir ses çıkardı, Vrak-vrak, vrak-vrak, ve Hayır, dediler.
Jack'in başka bir at alması, bir çörek de bu Kral'ın kardeşine, havadaki bütün kuşların Kralı'na götürmesi gerekiyordu; Jack kapılardan geçerken nöbetteki küçük kurbağa John'a kendisi de onunla gelsin mi diye sordu. Jack bir süre onu geri çevirdi; ama sonunda atlamasını söyledi, onu da öbür yelek cebine koydu. Sonra yine o uzun mu uzun yoluna koyuldu; bu sefer yol ilk günkünün üç katı uzundu; yine de yeri buldu, orada da güzel bir kuş nöbet tutuyordu. Jack yanından geçti, kuş ona tek kelime etmedi; Jack Kral'la konuştu, ona her şeyi, şatoyla ilgili ne varsa anlattı. “Peki,” dedi Kral ona, “bir şey bilip bilmediklerini sabah kuşlarımdan öğrenirsin.” Jack atını ahıra bağladı, sonra bir şeyler yiyip yatmaya gitti. Sabah kalktığında Kral'la birlikte bir tarlaya gittiler, orada Kral tuhaf bir ses çıkardı ve bütün dünyadaki bütün kuşlar geldi. Kral onlara sordu: “O güzel şatoyu gördünüz mü?” bütün kuşlar da, Hayır, diye cevap verdi. “Peki,” dedi Kral, “ya büyük kuş nerede?” Bunun üzerine kartalın görünmesi için uzun süre beklemeleri gerekti; olabildiğince acele etsin diye iki küçük kuş gökyüzüne yükseklere gönderilip ona ıslık çaldırıldıktan sonra kartal sonunda ter içinde geldi. Kral büyük kuşa, Koca şatoyu gördün mü, diye sordu. kuş da dedi ki: “Evet, şimdi bulunduğu yerden geliyorum.” “Peki,” der Kral ona; “bu genç bey onu kaybetti, onunla birlikte oraya geri gideceksin; ama önce bir şeyler yiyene kadar biraz bekle.”

Bir hırsız öldürüp en iyi yerini kartalın denizleri aşarken yemesi için gönderdiler; kartal Jack'i de sırtında taşımak zorundaydı. Şatoyu gördüklerinde küçük altın kutuyu ele geçirmek için ne yapacaklarını bilemediler. Küçük fare onlara dedi ki: “Beni aşağı bırakın, küçük kutuyu size ben getiririm.” Fare de şatoya gizlice girdi, kutuyu kaptı; merdivenlerden inerken kutu düştü, az kalsın yakalanıyordu. Kutuyla birlikte katıla katıla gülerek koşup dışarı çıktı. “Aldın mı?” dedi Jack ona; o da “Evet,” dedi; ve şatoyu arkada bırakıp yine geri döndüler.
Hepsi (Jack, fare, kurbağa ve kartal) koca denizin üstünden geçerken küçük kutuyu kimin aldığı yüzünden kavgaya tutuştular, sonunda kutu kayıp suya düştü. (Kutuya bakıp onu elden ele verirken küçük kutuyu denizin dibine düşürmüşlerdi.) “Peki, peki,” dedi kurbağa, “bir şey yapmam gerekeceğini biliyordum, iyisi mi beni suya bırakın.” Onu bıraktılar, üç gün üç gece suyun altında kaldı; sonra yukarı çıktı, burnunu ve küçük ağzını sudan çıkardı; hepsi ona sordular, Aldın mı? o da onlara, Hayır, dedi. “Peki, orada ne yapıyorsun öyleyse?” “Hiçbir şey,” dedi, “sadece iyice bir nefes almak istiyorum;” zavallı küçük kurbağa ikinci kez daldı, bir gün bir gece suyun altında kaldı ve kutuyu çıkarıp getirdi.
Orada dört gün dört gece geçirdikten sonra yine yola koyuldular; denizler, dağlar aşan uzun bir yolculuktan sonra dünyadaki bütün kuşların efendisi olan yaşlı Kral'ın sarayına varırlar. Kral onları gördüğüne pek sevinir, onları candan karşılar, uzun uzun sohbet ederler. Jack küçük kutuyu açar, küçük adamlara gidip şatoyu buraya getirmelerini söyledi; “hepiniz de olabildiğince çabuk geri dönün.”
Üç küçük adam yola çıktı; şatoya yaklaşınca bey, hanım ve bütün hizmetkârlar bir baloya gidene kadar yanına varmaya korktular. Geride aşçı kadınla yanındaki bir hizmetçi kızdan başka kimse kalmamıştı; küçük kırmızı adamlar onlara hangisini tercih ettiklerini sordular--gelmeyi mi, geride kalmayı mı? ikisi de dedi ki: “Ben sizinle gelirim;” küçük adamlar da onlara çabucak yukarı koşmalarını söylediler. Daha yukarı çıkıp salonlardan birine girmişlerdi ki bey, hanım ve bütün hizmetkârlar göründü; ama iş işten geçmişti. Şato son hızla uçup gitti, kadınlar da pencereden onlara gülüyordu; ötekiler durun diye el kol işaretleri yapıyordu ama hepsi boşunaydı.
Yolculukları dokuz gün sürdü; bu sürede Pazar gününü kutsal tutmaya çalıştılar: küçük adamlardan biri papaz oldu, öbürü zangoç, üçüncüsü de orgun başına geçti, kadınlar da şarkıcı oldular, çünkü şatoda zaten görkemli bir şapel vardı. Pek tuhaftır, müzikte bir ahenksizlik oldu; küçük adamlardan biri kötü sesin nereden geldiğini görmek için org borularından birine tırmandı, bir de baktı ki meğer iki kadın, küçük kırmızı adamın o küçük bacaklarını bas borularının üstünde boylu boyunca uzatmasına, aynı anda iki kolunu da öyle uzatmasına, başında da hiç takmayı unutmadığı küçük kırmızı gece takkesiyle durmasına gülüyormuş; daha önce hiç görmedikleri bu hal, engin denizin ortasında bile kahkahalarını tutamamalarına yol açmıştı. Zavallıcıklar! başladıkları işi sürdürmedikleri için az kalsın başlarına bela geliyordu, çünkü şato bir ara denizin ortasında neredeyse batıyordu.
Sonunda neşeli bir yolculuktan sonra yine Jack'le Kral'ın yanına gelirler. Kral şatoyu görünce hayran kaldı; altın merdivenlerden çıkıp içini görmeye gitti.
Kral şatodan pek memnun kaldı, ama zavallı Jack'in bir yıl bir günlük süresi sona yaklaşıyordu; genç karısının yanına, evine dönmek isteyen Jack, üç küçük adama ertesi sabah saat sekizde bir sonraki kardeşe gitmek üzere hazır olmalarını, orada bir gece kalmalarını, oradan da son ya da en küçük kardeşe, dünyadaki bütün farelerin efendisine gitmelerini, şatonun da biri gelip alana kadar onun gözetiminde bırakılmasını emreder. Jack Kral'la vedalaşır, misafirperverliği için ona çok teşekkür eder.
Jack'le şatosu yine yola çıktılar, o yerde bir gece kaldılar; sonra yine üçüncü yere gittiler ve şatoyu orada onun gözetimine bıraktılar. Jack şatoyu arkada bırakmak zorunda olduğundan, ilk yola çıktığında orada bıraktığı kendi atına binmek zorunda kaldı.
Zavallı Jack şimdi şatosunu arkada bırakıp yüzünü evine döner; üç kardeşle her gece o kadar eğlendikten sonra at üstünde uyuklamaya başladı, küçük adamlar ona yol göstermeseydi yolu kaybedecekti. Sonunda yorgun argın vardı; çalınan şatoyu bulamadığı için onu hiç de hoş karşılamadılar; üstelik genç ve güzel karısının onu karşılamaya geldiğini göremeyince hayal kırıklığına uğradı, çünkü anası babası ona engel olmuştu. Ama bu uzun sürmedi. Jack bütün gücünü kullanıp küçük adamları şatoyu oradan getirmeye yolladı, onlar da oraya çabucak vardılar.
Jack Kral'la el sıkıştı, şatosuna göz kulak olarak gösterdiği krallara yaraşır iyilik için ona defalarca teşekkür etti; sonra Jack küçük adamlara hızlanıp süratlerini artırmalarını söyledi. Yola çıktılar ve çok geçmeden yolculuklarının sonuna vardılar; genç karısı kucağında tosun gibi bir OĞULLA onu karşılamaya çıktı, ve hepsi ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşadılar.
