
Evvel zaman içinde, nicesi gibi bir kral ile bir kraliçe yaşarmış. Uzun zamandır evliymişler ama hiç çocukları olmamış; sonunda, kral uzak diyarlardayken kraliçenin bir erkek bebeği olmuş. Kraliçe, kral dönene dek oğlanı vaftiz ettirmek istememiş ve “Babası eve gelene kadar ona şimdilik Nix Nought Nothing diyelim,” demiş. Ama kralın dönmesi uzun sürmüş, oğlan da bu arada tatlı bir delikanlıcık olmuş. Sonunda kral dönüş yoluna koyulmuş; ama geçmesi gereken büyük bir ırmak varmış, içinde de bir girdap; bir türlü suyun öte yanına geçememiş. Derken bir dev yanına gelip, “Ben seni karşıya taşırım,” demiş. Kral da, “Ücretin ne?” diye sormuş. “Ah, bana Nix, Nought, Nothing'i ver, ben de seni sırtımda suyun öte yanına taşıyayım.” Kral oğlunun adının Nix Nought Nothing konduğunu hiç duymamış, bu yüzden, “Ah, onu da veririm, üstüne teşekkürümü de,” demiş. Kral eve dönünce karısını ve küçük oğlunu yeniden gördüğüne pek sevinmiş. Kraliçe ona, kendisi eve dönene dek çocuğa bir ad koymadığını, ona yalnızca Nix Nought Nothing dediğini anlatmış. Zavallı kral berbat bir duruma düşmüş. “Ben ne yaptım?” demiş. “Beni sırtında ırmağın öte yanına taşıyan deve Nix Nought Nothing'i vermeye söz verdim.” Kral ile kraliçe üzülmüş, kederlenmişler, ama sonra, “Dev gelince ona tavukçu kadının oğlunu veririz; farkı hiç anlamaz,” demişler. Ertesi gün dev kralın sözünü almaya gelmiş; tavukçu kadının oğlunu getirtmişler, dev de oğlanı sırtına alıp gitmiş. Yürümüş yürümüş, büyük bir taşa varmış, orada dinlenmek için oturmuş. Dedi ki,
“Hidge, Hodge, sırtımdaki, günün hangi vakti bu?”
Zavallı küçük oğlan demiş ki: “Anam tavukçu kadının kraliçenin kahvaltısı için yumurtaları topladığı vakit bu.”
Dev pek öfkelenmiş, oğlanın başını taşa çarpıp onu öldürmüş.
Kıyameti koparan bir öfkeyle geri dönmüş; bu kez ona bahçıvanın oğlunu vermişler. Dev onu sırtına alıp gitmiş, yine taşa varmışlar, dev de dinlenmek için oturmuş. Ve demiş ki:
“Hidge, Hodge, sırtımdaki, sence günün hangi vakti bu?”
Bahçıvanın oğlu demiş ki: “Anamın kraliçenin öğle yemeği için sebzeleri topladığı vakit bu, elbette.” Bunun üzerine dev iyice kudurmuş, oğlanın kafasını taşa vurup parçalamış.
Sonra dev müthiş bir öfkeyle kralın sarayına dönmüş ve bu sefer Nix Nought Nothing'i vermezlerse hepsini yok edeceğini söylemiş. Vermek zorunda kalmışlar; büyük taşa varınca dev sormuş: “Günün hangi vakti bu?” Nix Nought Nothing demiş ki: “Babam kralın akşam yemeğine oturduğu vakit bu.” Dev de, “Doğrusunu şimdi buldum,” demiş ve Nix Nought Nothing'i kendi evine götürüp adam olana dek büyütmüş.
Devin güzel mi güzel bir kızı varmış; kızla delikanlı birbirlerini pek sevmişler. Dev bir gün Nix Nought Nothing'e demiş ki: “Yarın sana bir iş var. Yedi mil uzunluğunda, yedi mil genişliğinde bir ahır var, yedi yıldır temizlenmedi; onu yarın temizleyeceksin, yoksa seni akşam yemeğimde yerim.”

Devin kızı ertesi sabah delikanlının kahvaltısını götürmüş, onu perişan bir hâlde bulmuş; çünkü ne zaman bir parçasını temizlese, hemen yeniden doluyormuş. Devin kızı ona yardım edeceğini söylemiş; tarladaki bütün hayvanları, gökteki bütün kuşları çağırmış; bir dakikada hepsi gelmiş, ahırda ne varsa taşıyıp götürmüşler, dev eve gelmeden her yeri tertemiz etmişler. Dev demiş ki: “Sana yardım eden akla yazıklar olsun; ama yarın sana daha beter bir iş var.” Sonra Nix Nought Nothing'e demiş ki: “Yedi mil uzunluğunda, yedi mil derinliğinde, yedi mil genişliğinde bir göl var; onu yarın akşama kadar kurutacaksın, yoksa seni akşam yemeğimde yerim.” Nix Nought Nothing ertesi sabah erkenden işe koyulmuş, kovasıyla suyu boşaltmaya çalışmış, ama göl bir türlü azalmıyormuş; ne yapacağını bilememiş; ama devin kızı denizdeki bütün balıkları gelip suyu içmeye çağırmış, onlar da çok geçmeden gölü kupkuru edene dek içmişler. Dev işin bittiğini görünce öfkeden köpürmüş ve demiş ki: “Yarın sana daha beter bir iş var; yedi mil yüksekliğinde bir ağaç var, tepesine varana dek tek bir dalı yok; tepede içinde yedi yumurta olan bir yuva var; o yumurtaların hepsini tek birini kırmadan aşağı indireceksin, yoksa seni akşam yemeğimde yerim.” Devin kızı önce Nix Nought Nothing'e nasıl yardım edeceğini bilememiş; ama sonra önce el parmaklarını, sonra ayak parmaklarını kesip onlardan basamak yapmış; delikanlı da ağaca tırmanıp yumurtaların hepsini sağ salim indirmiş, ta en dibe gelene dek; işte orada biri kırılmış. Bunun üzerine birlikte kaçmaya karar vermişler; devin kızı saçını biraz düzeltip sihirli şişesini aldıktan sonra olanca hızlarıyla koşarak yola çıkmışlar. Daha üç tarla ötesine varmamışlarmış ki dönüp bakmışlar, dev var gücüyle peşlerinden geliyor. “Çabuk, çabuk,” diye bağırmış devin kızı, “saçımdaki tarağı alıp yere at.” Nix Nought Nothing kızın saçından tarağı alıp yere atmış; tarağın her bir dişinden devin yolunu kesen gür, sık bir böğürtlen çalısı bitivermiş. Emin olun, devin böğürtlen çalılığından geçip yol açması uzun sürmüş; o iyice geçene kadar Nix Nought Nothing ile sevgilisi epey bir yol almışlar. Ama dev çok geçmeden peşlerine düşmüş, tam onlara yetişecekken devin kızı Nix Nought Nothing'e seslenmiş: “Saç hançerimi al da yere at, çabuk, çabuk.” Nix Nought Nothing de saç hançerini yere atmış; içinden şimşek hızıyla, çapraz çapraz dizilmiş keskin ustura ağızlarından sık bir çit bitivermiş. Dev bütün bunların arasından geçmek için çok dikkatli adım atmak zorunda kalmış; bu arada genç sevgililer koşmuş da koşmuş, neredeyse gözden kaybolmuşlar. Ama sonunda dev çitten geçmiş ve çok geçmeden onlara yetişmek üzereymiş. Tam elini uzatıp Nix Nought Nothing'i yakalayacakken kızı sihirli şişesini çıkarıp yere çarpmış. Şişe kırılınca içinden kocaman, kocaman bir dalga fışkırmış; büyümüş de büyümüş, devin beline, sonra boynuna varmış; başına gelince de dev boğulup ölmüş, ölmüş, ölmüş, bir daha da dirilmemiş. Böylece hikâyeden çıkıp gidiyor.
Ama Nix Nought Nothing kaçmış da kaçmış; sizce nereye varmışlar? Nereye olacak, Nix Nought Nothing'in anasıyla babasının şatosunun yakınına. Ama devin kızı öyle yorgunmuş ki bir adım daha atamaz olmuş. Nix Nought Nothing de ona, kendisi gidip geceyi geçirecek bir yer bulana dek orada beklemesini söylemiş. Şatonun ışıklarına doğru yürümüş, yolda da oğlunun kafası dev tarafından taşa vurulup parçalanan tavukçu kadının kulübesine varmış. Kadın Nix Nought Nothing'i hemen tanımış ve oğlunun ölümüne o sebep olduğu için ondan nefret ediyormuş. Nix Nought Nothing şatonun yolunu sorunca kadın ona bir büyü yapmış; şatoya varıp içeri alınır alınmaz delikanlı salondaki bir sıranın üstüne yığılıp ölü gibi uykuya dalmış. Kral ile kraliçe onu uyandırmak için ellerinden geleni yapmışlar, ama hepsi boşunaymış. Bunun üzerine kral, onu hangi hanım uyandırabilirse onunla evleneceğine söz vermiş. Bu arada devin kızı onun dönmesini beklemiş de beklemiş. Onu gözlemek için de bir ağaca çıkmış. Bahçıvanın kızı kuyudan su çekmeye gelmiş, sudaki hanımın gölgesini görmüş, onu kendi aksi sanmış ve demiş ki: “Ben bu kadar güzelsem, bu kadar gösterişliysem, beni niye su çekmeye yollarsınız?” Kovasını fırlatıp atmış, uyuyan yabancıyla evlenebilir miyim diye bakmaya gitmiş. Tavukçu kadına gitmiş; kadın ona, Nix Nought Nothing'i bahçıvanın kızı ne kadar isterse o kadar uyanık tutacak bir büyü bozan türkü öğretmiş. Kız da şatoya çıkıp türküsünü söylemiş; Nix Nought Nothing bir süreliğine uyanmış, onu bahçıvanın kızıyla evlendirmeye söz vermişler. Bu arada bahçıvan kuyudan su çekmeye inmiş ve sudaki hanımın gölgesini görmüş. Başını kaldırıp bakar, onu bulur; hanımı ağaçtan indirmiş, evine götürmüş. Ona, bir yabancının kızıyla evleneceğini anlatmış, onu şatoya götürüp adamı göstermiş: bu da bir sandalyede uyuyan Nix Nought Nothing'miş. Kız onu görünce seslenmiş: “Uyan, uyan da konuş benimle!” Ama o uyanmamış, kız da çok geçmeden şöyle haykırmış:

“Ahırı ben temizledim, gölü ben boşalttım, ağaca ben tırmandım, Hepsi senin sevdan için yandım, Sen ise uyanıp konuşmazsın benimle, ben ne yapayım?”
Kral ile kraliçe bunu duymuşlar, güzel genç hanımın yanına gelmişler; o da demiş ki:
“Ne yaptıysam Nix Nought Nothing'i benimle konuşturamıyorum.”
Nix Nought Nothing'in adını anınca pek şaşırmışlar, nerede olduğunu sormuşlar; o da, “Şurada sandalyede oturan,” demiş. Hemen ona koşmuşlar, öpmüşler, ona canım oğlumuz demişler; sonra bahçıvanın kızını çağırtıp büyüsünü söyletmişler; delikanlı uyanmış ve devin kızının kendisi için neler yaptığını, bütün iyiliklerini onlara anlatmış. Bunun üzerine kızı kucaklayıp öpmüşler, bundan böyle onların kızı olacağını, çünkü oğullarının onunla evleneceğini söylemişler. Ama tavukçu kadını getirtip idam ettirmişler. Ve ömürlerinin sonuna dek mutlu yaşamışlar.
