
Bay Sirke ile Bayan Sirke bir sirke şişesinin içinde otururlarmış. Bir gün Bay Sirke evde yokken, pek becerikli bir ev kadını olan Bayan Sirke telaşla evini süpürüyormuş; derken süpürgenin talihsiz bir darbesiyle bütün ev şangır şungur, şangır şungur başına yıkılmış. Kederinden ne yapacağını bilemeyen kadın kocasını karşılamaya koşmuş.
Onu görünce, “Ah, Bay Sirke, Bay Sirke, mahvolduk, evi yıktım, paramparça oldu!” diye feryat etmiş. Bay Sirke de demiş ki: “Canım, bir bakalım ne yapabiliriz. İşte kapı burada; onu sırtıma alırım, birlikte talihimizi aramaya çıkarız.”
Bütün gün yürümüşler, akşam karanlığında sık bir ormana girmişler. İkisi de çok ama çok yorulmuşmuş; Bay Sirke demiş ki: “Sevgilim, ben bir ağaca tırmanıp kapıyı yukarı çekeceğim, sen de arkamdan gelirsin.” Dediğini de yapmış; ikisi de yorgun bedenlerini kapının üstüne uzatıp mışıl mışıl uyumuşlar.
Gecenin bir yarısı Bay Sirke aşağıdan gelen seslerle uyanmış; bir de ne görsün, dehşet içinde anlamış ki bunlar ganimetlerini paylaşmak için toplanmış bir hırsız çetesiymiş.

“Al, Jack,” demiş biri, “bu beş sterlin senin; al, Bill, bu on sterlin senin; al, Bob, bu üç sterlin senin.”
Bay Sirke daha fazla dinleyememiş; öyle korkmuş ki titremiş de titremiş, sonunda kapıyı sarsıp hırsızların başına düşürmüş. Hırsızlar tabanları yağlamış, ama Bay Sirke gün iyice ağarana dek saklandığı yerden inmeye cesaret edememiş.
Sonra ağaçtan güç bela inmiş, kapıyı kaldırmaya gitmiş. Bir de ne görsün, bir sürü altın gine! “İn aşağı, Bayan Sirke,” diye bağırmış, “in aşağı diyorum; köşeyi döndük, köşeyi döndük! İn aşağı diyorum.”

Bayan Sirke olabildiğince çabuk aşağı inmiş, parayı görünce de sevinçten havalara zıplamış. “Şimdi, canım,” demiş, “sana ne yapacağını söyleyeyim. Komşu kasabada panayır var; bu kırk gineyi alıp bir inek alacaksın. Ben tereyağı, peynir yaparım, sen de pazarda satarsın; böylece pek rahat yaşarız.”
Bay Sirke sevinçle razı olur, parayı alır, düşer panayırın yoluna. Oraya varınca bir aşağı bir yukarı dolaşmış, sonunda güzel, kızıl bir inek görmüş. Bol sütlü, her bakımdan kusursuz bir hayvanmış. “Ah,” diye düşünmüş Bay Sirke, “şu inek bir benim olsa, dünyanın en mutlu adamı olurdum.”
Kırk gineyi inek için teklif eder; sahibi de, madem dostsun, seni kırmayayım demiş. Pazarlık tamam olmuş, Bay Sirke ineği almış, herkese göstermek için ileri geri sürüp durmuş.
Derken gayda çalan bir adam görmüş: Tiridi-dım tiridi-di. Çocuklar peşinden dolaşıyormuş, adam da dört bir yandan cebine para dolduruyormuş gibi görünüyormuş. “Vay,” diye düşünmüş Bay Sirke, “şu güzel çalgı bir benim olsa dünyanın en mutlu adamı olurdum; köşeyi dönmüş olurdum.”
Tutmuş adamın yanına gitmiş. “Dostum,” der, “ne güzel çalgı bu, kim bilir ne çok para kazanıyorsundur.” “Eh, evet,” demiş adam, “çok para kazanıyorum elbette, harika bir çalgıdır bu.” “Ah!” diye bağırmış Bay Sirke, “Ne çok isterdim onun sahibi olmayı!” “Peki,” demiş adam, “madem dostsun, ondan ayrılmaya pek gönülsüz değilim; şu kızıl ineğe karşılık senin olsun.” “Anlaştık!” demiş Bay Sirke sevinçle. Böylece güzel kızıl inek gaydaya verilmiş.
Aldığı şeyle bir aşağı bir yukarı dolaşmış; ama bir türkü çalmaya ne kadar uğraştıysa boşunaymış; cebine peni dolduracağına oğlanlar peşine takılıp yuhalamış, gülmüş, taş atmışlar.
Zavallı Bay Sirke'nin parmakları iyice üşümüş; tam kasabadan çıkarken elinde güzel, kalın bir çift eldiven olan bir adama rastlamış. “Ah, parmaklarım ne de üşüyor,” demiş Bay Sirke kendi kendine. “Şu güzel eldivenler bir benim olsa dünyanın en mutlu adamı olurdum.” Adamın yanına gidip, “Dostum, elinde pek âlâ bir çift eldiven var galiba,” demiş. “Evet, doğrusu öyle,” diye bağırmış adam, “bu soğuk kasım gününde ellerim sımsıcak.” “Eh,” demiş Bay Sirke, “onlar benim olsun isterdim.” “Ne verirsin?” demiş adam; “madem dostsun, şu gaydaya karşılık onları sana vermeye pek gönülsüz değilim.” “Anlaştık!” diye bağırmış Bay Sirke. Eldivenleri giymiş, eve doğru ağır ağır yürürken kendini pek mutlu hissetmiş.
Sonunda iyice yorulmuş; derken elinde sağlam, kalın bir sopayla kendisine doğru gelen bir adam görmüş.
“Ah,” demiş Bay Sirke, “keşke şu sopa benim olsa! O zaman dünyanın en mutlu adamı olurdum.” Adama demiş ki: “Dostum! Ne de eşsiz bir sopan var.” “Evet,” demiş adam, “nice uzun yollarda kullandım onu, iyi bir dost oldu bana; ama gözün tuttuysa, madem dostsun, şu bir çift eldivene karşılık sana vermeye razıyım.” Bay Sirke'nin elleri öyle sıcak, bacakları öyle yorgunmuş ki trampayı seve seve yapmış.
Karısını bıraktığı ormana yaklaşırken, bir ağaçta bir papağanın adını seslendiğini duymuş: “Bay Sirke, seni ahmak adam, seni kalın kafa, seni saf; panayıra gittin, bütün paranı bir ineğe yatırdın. Bununla yetinmedin, onu çalamadığın, parasının onda biri bile etmeyen bir gaydayla değiştin. Seni aptal seni; gaydayı alır almaz, parasının dörtte biri bile etmeyen eldivenlerle değiştin; eldivenleri alınca da onları zavallı, sefil bir sopayla değiştin; şimdi de kırk gineden, inekten, gaydadan, eldivenlerden elinde kalan tek şey, herhangi bir çitten kesebileceğin şu zavallı, sefil sopa.” Bunun üzerine kuş gülmüş de gülmüş; Bay Sirke de müthiş bir öfkeye kapılıp sopayı kuşun kafasına fırlatmış. Sopa ağaca takılıp kalmış; o da karısının yanına ne parasıyla, ne ineğiyle, ne gaydasıyla, ne eldiveniyle, ne de sopasıyla dönmüş; karısı da onu hemen öyle bir sopa dayağından geçirmiş ki az kalsın bütün kemiklerini kıracakmış.
