← Kütüphane

Kuyudaki Üç Baş

İngiliz Masalları · Joseph Jacobs · çeviren: Claude Opus

The kind princess sets out to seek her fortune while the envious queen and her daughter watch.

Evvel zaman içinde, daha Arthur ile Yuvarlak Masa Şövalyeleri ortada yokken, İngiltere'nin doğu yakasında sarayını Colchester'da kurmuş bir kral hüküm sürermiş. Bütün o şanı şöhreti içindeyken kraliçesi ölmüş, geride on beş yaşlarında biricik bir kız bırakmış; kız güzelliği ve iyi yürekliliğiyle onu tanıyan herkesi hayran bırakırmış. Ama kral, onun gibi biricik bir kızı olan bir hanımı duyunca, kadın yaşlı, çirkin, gaga burunlu ve kambur olduğu hâlde, servetine tamah edip onunla evlenmeye niyetlenmiş. Kadının kızı da sapsarı, pasaklı bir şeymiş; kıskançlık ve huysuzlukla doluymuş, kısacası anasının tıpkı aynısıymış. Gelgelelim birkaç hafta sonra kral, soylular ve eşrafın eşliğinde, o biçimsiz gelinini saraya getirmiş ve düğün töreni orada yapılmış. Ana kız sarayda daha çok durmadan, yalan yanlış laflarla kralı kendi güzel kızına karşı doldurmuşlar. Babasının sevgisini yitiren genç prenses saraydan bıkıp usanmış ve bir gün bahçede babasına rastlayınca, gözleri yaşlı, gidip talihini aramasına izin vermesi için yalvarmış; kral da razı olmuş ve üvey anasına, ona gönlünden ne koparsa vermesini buyurmuş. Kız kraliçenin yanına gitmiş, kraliçe de ona bir kanaviçe torbaya konmuş esmer ekmekle kuru peynir, bir de bir şişe bira vermiş; bir kral kızı için ne acınacak bir çeyizmiş bu! Kız bunları teşekkür ederek almış ve yoluna koyulmuş; korulardan, ormanlardan, vadilerden geçmiş, derken bir mağaranın ağzında bir taşın üstünde oturan yaşlı bir adam görmüş; adam şöyle demiş: “Hayırlı sabahlar, güzel kız, böyle telaşla nereye gidersin?”

“İhtiyar baba,” demiş kız, “talihimi aramaya gidiyorum.”

“Torbanda, şişende ne var bakalım?”

“Torbamda ekmekle peynir var, şişemde de hafif, güzel bir bira. Biraz ister misin?”

“İsterim,” demiş adam, “hem de seve seve.”

Bunun üzerine hanım kız azığını çıkarmış, adama buyur edip afiyetle yemesini söylemiş. Adam da yemiş, ona bin kez teşekkür etmiş ve demiş ki: “Önünde sık, dikenli bir çit var, ondan geçemezsin; ama şu değneği al eline, çite üç kez vur ve de ki: ‘Ne olur çit, geçmeme izin ver,’ o da hemen açılır; sonra biraz ileride bir kuyu bulacaksın; kenarına otur, oradan üç altın baş çıkacak, onlar konuşacak; ne isterlerse onu yap.” Kız öyle yapacağına söz verip adamla vedalaşmış. Çite varıp ihtiyarın değneğini kullanınca çit ikiye ayrılmış ve onu geçirmiş; sonra kuyuya varmış, daha oturur oturmaz bir altın baş şarkı söyleyerek yukarı çıkmış:

The princess kindly shares her bread and beer with the old man at the cave.

“Yıka beni, tara beni, Usulcacık yatır beni. Bir yamaca koy kurusun diye, Güzel görüneyim ben de, Biri geçerken önümden.”

“Peki,” demiş kız, başı kucağına alıp gümüş bir tarakla taramış, sonra da çuhaçiçekleriyle dolu bir yamaca koymuş. Ardından ikinci bir baş, sonra üçüncü bir baş çıkmış, onlar da öncekinin söylediğini söylemiş. Kız onlara da aynısını yapmış, sonra azığını çıkarıp oturmuş, yemeğini yemiş.

The princess gently combs the three singing golden heads at the well.

Bunun üzerine başlar birbirlerine demişler ki: “Bize bu kadar iyi davranan bu kıza ne yazgı biçelim?”

Birincisi demiş ki: “Ben ona öyle bir güzellik biçiyorum ki dünyanın en güçlü prensini bile büyüleyecek.”

İkincisi demiş ki: “Ben ona bülbülü bile kat kat geçecek tatlı bir ses biçiyorum.”

Üçüncüsü demiş ki: “Benim armağanım da onlardan aşağı kalmayacak; mademki bir kral kızıdır, ona öyle bir talih biçiyorum ki hüküm süren en büyük prensin kraliçesi olacak.”

Kız sonra başları yeniden kuyuya indirmiş ve yoluna devam etmiş. Çok gitmemiş ki korulukta soylularıyla ava çıkmış bir kral görmüş. Kız ondan uzak durmak istemiş, ama kral onu gözüne kestirip yanına gelmiş ve güzelliğiyle tatlı sesi yüzünden ona deli gibi âşık olmuş, çok geçmeden de kızı kendisiyle evlenmeye razı etmiş.

Bu kral, kızın Colchester Kralı'nın kızı olduğunu öğrenince, kayınpederi olan kralı ziyarete gidebilmek için birkaç araba hazırlanmasını buyurmuş. Kralla kraliçenin bindiği araba altından, pahalı mücevherlerle süslenmişmiş. Kızın babası olan kral önce kızının böyle talihli çıkmasına şaşırıp kalmış, ta ki genç kral olup biten her şeyi ona anlatana dek. Sarayda herkes pek sevinmiş, yalnız kraliçe ile çarpık ayaklı kızı hariç; onlar kıskançlıktan çatlayacak hâle gelmişler. Şenlikler, ziyafetlerle danslarla, günlerce sürmüş. Sonunda kızın babasının verdiği çeyizle yurtlarına dönmüşler.

The princess returns as a queen in a golden chariot to her father's court.

Kambur prenses, kız kardeşinin talihini ararken ne kadar şanslı çıktığını görünce aynısını yapmak istemiş; anasına söylemiş, her hazırlık yapılmış, ona gösterişli elbiseler, yığın yığın şeker, badem, tatlı, bir de koca bir şişe Malaga şarabı verilmiş. Bunlarla kız kardeşinin gittiği yoldan gitmiş; mağaranın yakınına gelince ihtiyar adam demiş ki: “Genç kadın, böyle telaşla nereye?”

“Sana ne?” demiş kız.

“Öyleyse,” demiş adam, “torbanda, şişende ne var?”

Kız cevap vermiş: “Güzel şeyler var, ama senin başını ağrıtmayacağım onlarla.”

“Bana biraz vermez misin?” demiş adam.

“Yok, ne bir lokma ne bir damla, meğer ki boğazına dizilsin.”

İhtiyar kaşlarını çatmış ve demiş ki: “Kara talih yakanı bırakmasın!”

Kız yoluna devam edip çite varmış, çitte bir aralık görmüş ve oradan geçeyim demiş; ama çit kapanmış, dikenler etine batmış, öyle ki kız ancak büyük güçlükle geçebilmiş. Artık her yanı kan içinde kalınca yıkanmak için su aramış, etrafına bakınınca da kuyuyu görmüş. Kuyunun kenarına oturmuş, başlardan biri yukarı çıkmış, tıpkı öncekiler gibi: “Yıka beni, tara beni, usulcacık yatır beni,” demiş, ama kız onu şişesiyle bir güzel pataklamış: “Al sana yıkanma!” diye. Sonra ikinci ve üçüncü baş çıkmış, onlar da birincisinden daha iyi muamele görmemiş. Bunun üzerine başlar, bu davranışına karşılık kızın başına ne belalar saracaklarını aralarında danışmışlar.

The rude sister, scratched by thorns, crossly bangs the golden heads with her bottle.

Birincisi demiş ki: “Yüzüne cüzam vursun.”

İkincisi: “Sesi bıldırcın kralınınki gibi cırtlak olsun.”

Üçüncüsü demiş ki: “Kocası da yoksul bir köy ayakkabı tamircisinden başkası olmasın.”

Neyse, kız yürümüş yürümüş, bir kasabaya varmış; o gün pazar günüymüş, ahali ona bakmış, o uyuz gibi yüzü görüp o cıyak cıyak sesi duyunca, yoksul bir köy ayakkabı tamircisi dışında herkes kaçıp gitmiş. Bu adam kısa bir süre önce yaşlı bir dervişin ayakkabılarını onarmış; derviş de parası olmadığından ona cüzama iyi gelen bir kutu merhemle cırtlak sese iyi gelen bir şişe ispirto vermiş. İşte ayakkabı tamircisi bir hayır işlemek niyetiyle kızın yanına gidip kim olduğunu sormaya karar vermiş.

“Ben,” demiş kız, “Colchester Kralı'nın üvey kızıyım.”

“Peki,” demiş ayakkabı tamircisi, “seni eski tenine kavuşturur, yüzünü de sesini de tastamam iyileştirirsem, karşılığında benimle evlenir misin?”

“Evlenirim, dostum,” diye cevap vermiş kız, “seve seve!”

Bunun üzerine ayakkabı tamircisi ilaçları sürmüş, onlar da kızı birkaç haftada iyileştirmiş; ardından evlenmişler ve Colchester'daki saraya doğru yola çıkmışlar. Kraliçe, kızının yoksul bir ayakkabı tamircisinden başkasıyla evlenmediğini görünce öfkesinden kendini asmış. Kraliçenin ölümü, ondan bu kadar çabuk kurtulduğuna sevinen kralı öyle memnun etmiş ki, ayakkabı tamircisine, hanımıyla birlikte saraydan ayrılıp krallığın uzak bir köşesine gitmesi için yüz pound vermiş; adam orada uzun yıllar ayakkabı onararak yaşamış, karısı da ona iplik eğirmiş.

The kindly cobbler cures and marries the sister, and they live simply mending and spinning.