← Kütüphane

Gül Ağacı

İngiliz Masalları · Joseph Jacobs · çeviren: Claude Opus

A golden-haired little girl and her little brother play happily beside a rose-tree in a cottage garden.

Evvel zaman içinde iki çocuğu olan iyi bir adam varmış: ilk karısından bir kız, ikinci karısından bir oğlan. Kız süt gibi bembeyazmış, dudakları kiraz gibiymiş. Saçları altın ipek gibiymiş ve yerlere kadar uzanırmış. Kardeşi onu canından çok severmiş, ama kötü üvey annesi ondan nefret edermiş. Bir gün üvey anne, “Çocuğum,” demiş, “bakkala git de bana bir libre mum al.” Parayı vermiş; küçük kız gitmiş, mumları almış ve geri dönmek için yola koyulmuş. Yolda aşılacak bir çit basamağı varmış. Kız basamaktan geçerken mumları yere bırakmış. Derken bir köpek gelmiş, mumları kapıp kaçmış.

Kız bakkala geri dönmüş, ikinci bir deste mum almış. Basamağa gelmiş, mumları yere koymuş ve üstünden geçmeye koyulmuş. Yine köpek gelmiş, mumları kapıp kaçmış.

Kız yine bakkala gitmiş, üçüncü bir deste almış; yine aynısı olmuş. Sonunda ağlayarak üvey annesinin yanına gelmiş, çünkü bütün parayı harcamış, üç deste mumu da kaybetmiş.

Üvey anne kızmış ama kayba aldırmıyormuş gibi yapmış. Çocuğa demiş ki: “Gel, başını kucağıma koy da saçını tarayayım.” Küçük kız başını kadının kucağına koymuş, kadın da o sarı ipek saçları taramaya koyulmuş. Taradıkça saçlar dizlerinin üstünden dökülüp ta yerlere kadar yuvarlanmış.

The stepmother combs the little girl's long golden hair by the hearth, her face cold but calm.

Üvey anne saçlarının güzelliği yüzünden kızdan daha da çok nefret etmiş; ona demiş ki: “Saçını dizimin üstünde ayıramıyorum, git bir kütük getir.” Kız gidip getirmiş. Sonra üvey anne demiş ki: “Saçını tarakla ayıramıyorum, bana bir balta getir.” Kız gidip onu da getirmiş.

“Şimdi,” demiş kötü kadın, “ben saçını ayırırken başını kütüğün üstüne koy.”

Eh! Kız korkusuzca küçük altın başını koymuş; vın! balta inmiş ve baş gitmiş. Üvey anne de baltayı silmiş ve gülmüş.

Sonra küçük kızın yüreğini ve ciğerini almış, bunları yahni yapıp akşam yemeği için eve getirmiş. Kocası tadına bakmış ve başını sallamış. Tadlarının pek tuhaf olduğunu söylemiş. Kadın küçük oğlana da biraz vermiş, ama oğlan yememiş. Kadın zorla yedirmeye çalışmış, ama oğlan istememiş, bahçeye koşmuş, küçük kız kardeşini alıp bir kutuya koymuş ve kutuyu bir gül ağacının dibine gömmüş; her gün de ağacın yanına gidip ağlarmış, gözyaşları kutunun üstüne akana dek.

Bir gün gül ağacı çiçek açmış. Bahar gelmiş; çiçeklerin arasında beyaz bir kuş varmış; göklerden inmiş bir melek gibi ötmüş de ötmüş de ötmüş. Sonra uçup gitmiş, bir ayakkabıcı dükkânına varmış, hemen yakındaki bir ağaca konmuş ve şöyle ötmüş:

A white bird sings among the blossoms of the flowering rose-tree while the little brother listens in wonder.

“Kötü anam öldürdü beni, Canım babam yedi beni, Sevdiğim küçük kardeşim Aşağıda oturur, ben yukarıda öterim, Çıt, çat, taş gibi ölü.”

“O güzel şarkıyı bir daha söyle,” demiş ayakkabıcı. “Önce bana yaptığın şu küçük kırmızı ayakkabıları verirsen.” Ayakkabıcı ayakkabıları vermiş, kuş da şarkıyı söylemiş; sonra bir saatçi dükkânının önündeki bir ağaca uçmuş ve ötmüş:

The white bird on a cobbler's stall receives a pair of little red shoes from a kindly shoemaker.

“Kötü anam öldürdü beni, Canım babam yedi beni, Sevdiğim küçük kardeşim Aşağıda oturur, ben yukarıda öterim, Çıt, çat, taş gibi ölü.”

“Ah, ne güzel şarkı! Bir daha söyle, tatlı kuş,” demiş saatçi. “Önce elindeki şu altın saati ve zinciri verirsen.” Kuyumcu saati ve zinciri vermiş. Kuş saati bir ayağına, ayakkabıları öbür ayağına almış ve şarkıyı bir daha söyledikten sonra üç değirmencinin bir değirmen taşını dişlediği yere uçmuş. Kuş bir ağaca konmuş ve ötmüş:

“Kötü anam öldürdü beni, Canım babam yedi beni, Sevdiğim küçük kardeşim Aşağıda oturur, ben yukarıda öterim, Çıt!”

Bunun üzerine adamlardan biri aletini bırakıp işinden başını kaldırmış,

“Çat!”

Sonra değirmencinin ikinci adamı aletini bir kenara bırakıp başını kaldırmış,

“Taş gibi!”

Sonra değirmencinin üçüncü adamı aletini bırakıp başını kaldırmış,

“Ölü!”

Sonra üçü bir ağızdan haykırmış: “Ah, ne güzel şarkı! Bir daha söyle, tatlı kuş.” “Değirmen taşını boynuma geçirirseniz,” demiş kuş. Adamlar kuşun istediğini yapmışlar; kuş da boynunda değirmen taşı, bir ayağında kırmızı ayakkabılar, öbür ayağında altın saatle zincir, ağaca uçmuş. Şarkıyı söylemiş, sonra eve uçmuş. Değirmen taşını evin saçağına çarpıp takırdatmış; üvey anne de, “Gök gürlüyor,” demiş. Bunun üzerine küçük oğlan gök gürültüsünü görmeye dışarı koşmuş, kırmızı ayakkabılar da tam ayaklarının dibine düşmüş. Kuş değirmen taşını bir kez daha evin saçağına çarpıp takırdatmış; üvey anne yine, “Gök gürlüyor,” demiş. Bu sefer baba dışarı koşmuş, zincir de boynuna düşmüş.

Baba oğul gülerek içeri koşmuşlar: “Bak, gök gürültüsü bize ne güzel şeyler getirdi!” demişler. Sonra kuş değirmen taşını üçüncü kez evin saçağına çarpıp takırdatmış; üvey anne de, “Yine gök gürlüyor, belki gök gürültüsü bana da bir şey getirmiştir,” deyip dışarı koşmuş; ama kapıdan adımını atar atmaz değirmen taşı başına düşmüş; ve böylece ölüp gitmiş.

The white bird above the doorway drops a millstone that bursts into light as father and brother look up with joy.